Yeraltındaki İstanbul – II

Topkapı Sarayı 3’üncü avludaki sarnıç / Fotoğraf: Saygun Dura / İTÜ Arşivi
Topkapı Sarayı 3’üncü avludaki sarnıç / Fotoğraf: Saygun Dura / İTÜ Arşivi

ATLAS İSTANBUL (2015-16) – Zülfü Livaneli’nin 20 küsur yıl önce Anemas Zindanları’nda çektiği “Şahmaran” filminde, Rana Cabbar’ın hayat verdiği eski define avcısı Ali Dede, zindanın derinliklerinde kaybolan torunu Yusuf’u ararken, bir yandan da onunla beraber bu uğursuz yere giren çocukları kalaylar: “Nasıl girersiniz buraya! Bu mendebur zindanın bir ucu Topkapı’ya, öteki ucu Haliç’e gider. Kimleri yutmadı burası. Kilometrelerce dehlizle doludur bu zindan. Deli misiniz siz!”

sahmaran2
‘Şahmaran’ın (1993) dehliz sahneleri Anemas Zindanları’nda çekilmişti.

Haklıdır. Yıl 1963. İstanbul Taşlıtarla; bugünkü adıyla Gaziosmanpaşa’nın Havuzbaşı semtinde, 19 yaşındaki oto tamircisi Cavit Cinci, define bulmak için “Bamya Tarlası” denen arazide, bulduğu bir delikten yerin altına iner. Ve bir daha geri dönemez. Ondan sonra, bir dehlize açıldığı anlaşılan delikten arkeologlar girer ve yerin altında iki katlı, yaklaşık 87 metre uzunluğunda bir yapıyla karşılaşır. Bataklığa varan dehlizin sonuna ulaşamasalar da tamircinin cesedini bulurlar.

Giovanni Scognamillo

Araştırmacı Giovanni Scognamillo’nun “İstanbul Gizemleri” adlı kitabında hikâyesini aktardığı Cavit Cinci, Bizans altınları hayaliyle İstanbul’un yeraltı yollarında heder olan ne ilk ne de son kişi. Kaynaklar, onun gibi talihsiz definecilerin ve “Şahraman”ın Yusuf’una benzer zararsız meraklıların -belli ki yalanla da soslandırılmış- hikâyeleriyle dolu.

Bu “talihsiz serüvenler dizisi”ne, beş yıl önce -neyse ki ölümcül olmayan- yeni halkalar eklendi. Söz konusu olan bu kez, İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı desteğiyle çekilen “Sultanın Sırrı” filmiydi. Film için Sultanahmet ve Balat’taki 1200 yıllık yeraltı tünelleri açıldı; çekimler öncesi yerin 15 metre altındaki geniş dehlizlerde Maden Tetkik Arama ekipleri kimyasal ölçümler yaptı. Çünkü bu kapalı noktalarda biriken metan gazı ölümcül bir risk; ayrıca tüm mekânlar ilaçlandı. Buna rağmen, çekimler sırasında iki oyuncu metan gazından etkilendi; set ekibinden bir kişinin yüzü dehlizdeki suyun sıçraması sonucu şişti; yine set ekibinde uzun süre yeraltında kalmaktan ötürü panik atak geçirenler ve bayılanlar oldu.

sultanın_sırrı2
‘Sultanın Sırrı’ (2010) filminin yeraltı sahnelerinin çekimleri Sultanahmet ve Balat’ta yapıldı.
sultanın_sırrı4
Filmi YouTube’da bulabilirsiniz. Yeraltı sahnelerinin sonlara doğru yoğunlaştığı aklınızda olsun! 😉

BODRUM KATLARDA BİZANS KALINTILARI

Buna benzer her anlatı şehrin altını biraz daha esrarlı hale getirse de; yazar Giovanni Scognamillo kitabında, şehrin gizemlerinin aslında gözlerimizin önünde, ellerimizin altında durduğunu yazar ve ekler: “Görmesini, bakmasını bilen bakar ve görür, aramasını bilen arar ve bulur.”

Bu, öyle gelişigüzel sarf edilmiş bir laf değil. Bir örnekle somutlaştıralım. Bundan bir buçuk yıl kadar önce… Tempo dergisi için İstanbul’un yeraltı gizemleriyle ilgili bir yazı hazırlamak üzere, Çemberlitaş’taki Peykhane Sokak’tayız. Kulaklarımızı dikmiş; bir grup yeraltı arkeolojisi meraklısıyla beraber rehberimiz Bizantolog Doç. Dr. Ferudun Özgümüş’ü dinliyoruz. Ferudun Hoca, bu sokağın altında Filoxenus Sarayı’na (4.-5. yüzyıl) ait olduğunu düşündükleri Bizans kalıntıları bulunduğunu; az sonra bir-iki binanın bodrum katlarına indiğimizde bunları bize göstereceğini anlatıyor. Grubun kalan kısmının, duyduklarına benim kadar şaşırdığını zannetmiyorum. Çünkü ben üç koca yıl boyunca bu sokakta yaşamıştım!

Az sonra, Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurdu’nun sağ çaprazındaki Servet Han’ın ve devamındaki Terzioğlu Halıcılık’ın en alt katlarında, bizi yorgun Bizans duvarları karşılıyor. İlki, çıplak bir-iki ampulün sevimsiz ışığıyla aydınlanan bir kazan dairesi. Su borusu ve kablo karmaşasının fonunda, betonla sıvanmış saray duvarlarını ve oluşturdukları minik daireyi görüyoruz.

servet_han_yeralti_tempo2
Çemberlitaş Peykhane Sokak’taki Servet Han / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı
servet_han_yeralti_tempo
Servet Han’ın bodrum katındaki Bizans kalıntıları / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Halıcının yemekhanesi olarak kullanılan ikinci kalıntı ise mülk sahibi tarafından restore edilmiş. Bu rutubetli “yemekhane”nin, Filoxenus Sarayı’nın hamam kısmı olduğu düşünülüyor. Filoxenus’tan söz ediyorum ama bilmeyenler için bu imparatorluk dönemini, bugüne kalmış, bilinen bir simgeyle özetleyebilirim: Bu sarayın su sarnıcı, 224 sütunlu Binbirdirek’tir.

terzioglu_halicilik
Terzioğlu Halıcılık’ın yemekhanesinin eskiden saray hamamı olduğu sanılıyor. / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Embed from Getty Images
Binbirdirek Sarnıcı’nda günümüzde düğün vb. organizasyonlar yapılıyor.

İSTANBUL’UN ALTINDA 100’DEN FAZLA BÜYÜK SARNIÇ VAR

Sözünü ettiğimiz bu kalıntılar, çölde kum tanesi gibi. Zira her gün üzerinde koşturup durduğumuz telaşlı, gürültülü metropolümüzün altında, uçsuz bucaksız bir karanlık uzanıyor. Özellikle Tarihi Yarımada’nın altı köstebek yuvası gibi. Prof. Dr. Kazım Çeçen ve Prof. James Crow, en uzun Roma suyollarının İstanbul’da bulunduğunu; şehrin çıkış noktalarından ana merkeze yaklaşık 500 kilometre suyolu geldiğini kaydediyor. Bu bilgi bize, şehrin altında çok yaygın biçimde suyolları ve sarnıçlar olduğunu söylüyor. Öyle böyle değil; bugün İstanbul’un altında -Yerebatan, Binbirdirek gibi çok bilindik olanların yanı sıra- 100’den fazla büyük sarnıç olduğu biliniyor. Küçük sarnıçların sayısı ise belirsiz; çünkü şehrin tüm yeraltı hâlâ araştırılabilmiş değil.

Peki, neden bu kadar çok suyolu yapılmış? Cevap basit: Çünkü İstanbul’un içilebilir su kaynakları çok zayıf. Eski dönemlerde İstanbul’un su ihtiyacını, günümüzdeki Vatan Caddesi boyunca akan Likos Deresi karşılıyordu. Ancak dere ihtiyaca cevap veremez hale gelince, önce Romalılar, ardından Bizanslılar bu meseleyi çözmek için su kemerleri ve yeraltı kanalları inşa ederek, İstanbul’a yakın çevresinden su taşımaya başladı. Sular, yüksek noktalarda inşa edilen büyük havuzlarda biriktirilip kanallarla çeşitli yerlere dağıtıldı. Dış kanalların değişik işgal güçlerince tahrip edilmesi, şehrin içindeki kapalı sarnıçların önemini artırdı.

Kapalı sarnıçlardan en büyüğü tanıdık; 52 basamaklı bir merdivenden inilen Yerebatan! İçinde, her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunan dev yapı, 9 bin 800 metrekarelik bir alana yayılıyor ve yaklaşık 100 bin ton su depolama kapasitesine sahip. Osmanlılar tarafından da bir süre kullanılan Yerebatan, kurtarılmış olmasına şükretmek gereken bir kent mirası. Zira cumhuriyet döneminde başlayan yoğun yapılaşmayla beraber, şehrin altındaki pek çok kalıntı temel kazılarıyla tahrip edilmiş.

Yerebatan Sarnıcı

GÖRMEDİĞİNİZ TÜRDEN BİR KARANLIK

Doç. Dr. Özgümüş ile Gedikpaşa’da girdiğimiz Sarnıç Nargile Cafe’nin bodrum katında bulunan ve muhtemelen Bizans kilise kalıntısı olan yapı, bunun çarpıcı bir örneği. Kafenin dar merdivenlerinden birkaç kat inerek görme şansı bulduğumuz kalıntıdan geriye, tonozu hariç pek bir şey kalmamış; çünkü devamı yan binaların duvarlarıyla kesiliyor.

sarnic_nargile_cafe_tempo
Sarnıç Nargile Cafe’nin bodrumu / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Bunun bir başka örneği, kafenin çok yakınındaki Kafar Han’ın bodrum katında bekliyor bizi. Buradaki 6. yüzyıl yapısı olan etkileyici Bizans sarnıcı çevre binaların temelleriyle kesilip parçalanmış; bu yüzden onun da sadece küçük bir bölümü görülebiliyor. Bir dönem terlik deposu olarak kullanılan sarnıç kalıntısı, şu an ardiye görevi görüyor.

kafar_han_sarnic_tempo1
Kafar Han’ın bodrumu / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Doç. Dr. Özgümüş ve ekibi, 1998’den bu yana Suriçi, yani Tarihi Yarımada bölgesinde, bu anlattıklarımıza benzer binlerce binaya tek tek girip içlerinde kalıntı arıyor. “Yöntemimiz pek akıl işi değil” dese de yerin altında ve üstünde buldukları kalıntılara ilişkin bilgiler, öyküler ciltlerce kitabı dolduracak düzeyde.

Bu kalıntılardan çoğunu görmemiz pek olası değil; çünkü büyük kısmı özel mülk ve sadece özel izinle girilebiliyor. Örneğin yine Ferudun Hoca nezaretinde, Sultanahmet’teki bir toprak çukurdan girdiğimiz Bizans saray altyapısına, mülk sahibi izin vermediği için artık girilemiyor. Oysaki şu ana dek anlattıklarım bir yana, bu harap Bizanslı bir yana… Atmosferi şöyle tarif edeyim: Üzerinde son model araçlar park edilmiş bir otopark, ortasında içi çöp dolu bir toprak kuyu. Gözünüz buraya girmeyi keserse, kuyunun altında sizi tuğlalarla örülmüş yarım daire şeklinde dar bir ağız bekliyor. İki büklüm halde içeri giriyorsunuz. Tavandan su damlıyor, zemin kaygan, giriş kocaman taşlar, naylon torbalar, pet şişeler ve çerçöple dolu. İki-üç metre ilerlemenizle beraber, karanlık gün ışığını bir lokmada yutuyor. Son bir geçitten giriyor ve muhtemelen hayat boyu görmediğiniz türden bir koyu karanlığa dalıyorsunuz. El fenerleri birer zavallılık sembolüne dönüşüyor. Devreye giren büyük spot fenerler, 5. yüzyıldan kalan bu güzelim, kemerli saray altyapısını bir parça aydınlatabiliyor. Dik toprak tepeciklerini, define avcılarının kazdığı derin ve tehlikeli çukuru seçebiliyoruz. Ferudun Hoca, bu geniş yapı temizlenirse Çemberlitaş’taki halıcıya kadar ulaşabileceğini tahmin ediyor.

sultanahmet_otopark_tempo1
Sultanahmet’teki otoparkta içine girdiğimiz toprak çukur / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı
Sultanahmet’te, bir otoparkın altındaki Bizans sarayı
Toprak çukurun açıldığı Bizans saray altyapısı / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

İYİ ÖRNEK YOK MU?

Bu iç acıtan örneklerin yanında iyiler de yok değil. Mesela, yine Sultanahmet’teki Başdoğan Halıcılık’ın arka kısmından girilen büyük saray mahzenleri, mülk sahibinin çabaları sayesinde kurtulmuş ve ziyarete de açık. İçindeki toz kaplı tabelayı okurken tüylerim diken diken oluyor: “Şu an Büyük Saray’da bulunuyorsunuz. Gördüğünüz alan Magnura Sarayı’nın bir bölümü olmalı.” 1998’de ihbar üzerine ortaya çıkartılan 4. yüzyıl yapısında insan kemikleri bile bulunmuş. Hayli etkileyici bir girişi olan mahzenlerden 600 kamyon moloz çıkartılmış. Kocaman geçitlerinin bir kısmı hâlâ toprak dolu. Doç. Dr. Özgümüş’e göre, bu geçitler Topkapı Sarayı’na kadar uzuyor olabilir.

basdogan_halicilik_tempo1
Başdoğan Halıcılık’ın arka kısmından girilen büyük saray mahzenleri / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Bizans’ın hürmete değer eserlerinden biri de Kadir Has Üniversitesi’nin altındaki 11. yüzyıl yapımı Seferikoz Sarnıcı. Eskiden tütün ve erzak deposu olarak kullanılan yapı, sessiz, yarı karanlık ve hâlâ rutubetli. Rezan Has Müzesi’nin bir parçası ve ziyarete açık.

kadir_has_sarnici_tempo
Seferikoz Sarnıcı / Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

Yerin altı böylesi bir zenginlikle dolu olsa da nihayetinde bütün yollar “Burası Türkiye”ye çıkıyor. Konuyla ilgili bilim insanlarının azmine rağmen, bütçe ve bürokrasi temelli sıkıntılar yüzünden yeraltı tarihiyle ilgili bilimsel araştırmalar ağır aksak yürüyor. Doç. Dr. Özgümüş, buna rağmen, şu ana dek yapılan çalışmalarla şehrin yeraltının tahminen yüzde 50-60’ını bildiğimizi kaydediyor ve ekliyor: “Kanaatim o ki; yerin altında daha çok şey var.”

İstanbul’da bir anda inanılmaz eserler bulunabiliyor. Bir örnek: 2013 yılında, Pantokrator Zeyrek Kilise Camii’nin zemin döşemesini temizlerlerken, bir anda ekipteki işçilerden birinin ayağı bir deliğe giriyor. Toprağı temizledikçe deliğin derinleştiğini fark ediyorlar. Bu gibi durumlarda “Indiana Jones’a dönüştüğünü” söyleyen Ferudun Hoca, deliğe “balıklama” dalıyor. İçeride iskeletler buluyorlar. Daha önemlisi; yeraltında kocaman bir kilise daha olduğu anlaşılıyor.

AYASOFYA’DA EFSANEDEKİ DEV SARNIÇ BULUNAMADI

Özellikle, Sultanahmet civarında adımınızı attığınız yerin altında kilometrelerce uzayan suyolları, galeriler, tüneller ve onlarca sarnıç bulunuyor. Bu yolların, Bizans ve daha sonra Osmanlı döneminde gizli görüşmeler için ve kaçış amaçlı olarak kullanıldığı da rivayet ediliyor.

İstanbul’un en büyük yeraltı gizemlerinin düğümlendiği I. Tepe’de; yani Ayasofya, Topkapı Sarayı, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Hipodrom bölgesinde 2005’ten beri araştırmalar yürüten ekibin başındaki İstanbul Teknik Üniversitesi’nden arkeolog Dr. Çiğdem Özkan Aygün, bilimsel perspektifi kaybetmeden yanıtlıyor: “Bazı yüksek tünellere bakınca, ‘Acaba geçiş amacıyla da kullanılmış olabilir mi?’ diye düşünebilirsiniz ama bunu kanıtlayacak herhangi bir yazılı kaynak, belge yok.”

Ayasofya_itu_1
Ayasofya İç Narteks Altındaki Tonozlu Yapı / Fotoğraf: Nezih Ekmekçi / İTÜ Arşivi

Dr. Aygün ve ekibi, Ayasofya alanında, zeminin yaklaşık iki buçuk metre altında ve bahçelerde bir kilometreyi bulan, bazıları katlar halinde ilerleyen suyolları, kuyular, armut tipi sarnıçlar, ikisi önceden bilinen altı yeraltı yapısı ve dehlizler buldu. “Dehliz diyorum, çünkü bunlardan bazıları, içinden geçen toprak künklerle su taşımaya yarasa da insanın rahatlıkla yürüyebileceği yükseklikteydi” diyor Çiğdem Hoca.

Ayasofya’nın altındaki yapılara dair bu ilk ve tek kapsamlı bilimsel araştırma, “içinde kayıklarla gezilebilen ve Marmara’ya ulaşan dev bir sarnıç olduğu” tezinin ise bir söylenceden ibaret olduğunu kanıtladı. Zaman içinde bir şehir efsanesine dönüşen bu iddianın kaynağı, 17. yüzyıl sanatçı gezgini Guillaume-Joseph Grelot’ydu. Ondan sonra da “sarnıcın içinde din adamlarına 10 sene yetecek su bulunduğu”, “sarnıca 30 basamaklı bir merdivenle inildiği” gibi söylentiler yayıldı. 1940’ta Ayasofya’nın bir kuyusunu inceleyen Prof. Van Nice, binanın kaya üzerine oturduğunu ortaya koydu. Dr. Aygün’ün, “İstanbul Ayasofyası’nın Döşeme Altı Dehliz, Kuyu ve Su Sistemleri” başlıklı makalesinde de belirttiği üzere; İTÜ’nün, Anadolu Speleoloji-Mağara Bilimi Grubu Derneği’nden profesyonel dalgıç ve mağaracıların desteğiyle yaptığı araştırmalar da “dev sarnıç” tezini doğrulamadı.

Grelot'nun Ayasofya gravürü
Grelot’nun Ayasofya gravürü

Ancak Ayasofya alanında toplam dokuz kuyuya giren, girilemeyen yerlerde robot kamera kullanan ekip, Ayasofya’nın büyük bir su rezervi bulunduğu konusunda Grelot’nun hakkını teslim etti. Ekip şimdi bölgeyi yüzeyden jeoradarlar ve elektromanyetik yöntemlerle taramak, hatta bu çalışmayı tüm 1. Tepe için yapmak istiyor.

TOPKAPI SARAYI’NIN BÜYÜLEYİCİ SARNIÇLARI

Ekibin, Topkapı Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi alanlarından elde ettiği bulgular da çok çarpıcı. Doç. Dr. Hülya Tezcan’ın çalışmaları sayesinde, Topkapı’nın altında 43 sarnıç olduğu zaten biliniyordu. Ekip, bu sarnıçlardan bazılarını gelişmiş sualtı kameralarıyla görüntüledi ve büyüleyici kareler yakaladı. Ayrıca sarayın altındaki suyolları ve drenaj kanallarının denize ulaştığına dair kanıtlar buldu.

topkapi_itu2
Topkapı Sarayı Dolap Ocağı Kuyusu / Fotoğraf: Ali Ethem Keskin / İTÜ Arşivi

Hepsi bu değil: Dalgıçlar, sarayın altındaki Dolap Ocağı denen, içi balçık ve sivri demirlerle dolu iki Bizans kuyusuna indi. Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın tekrar kullanıma açtığı 26 ve 22 metre derinliğinde, altı metre çapındaki kuyuları birbirine, ana su kanalına ve deniz kenarındaki Mangan bölgesine bağlayan kanallar bulundu. Sonuçlar yankı uyandırdı. Ancak, Dr. Aygün’ün de belirttiği üzere, bilimsel çalışmaların yapılmadığı yerde iş efsanelere kalıyor.

untitled
Topkapı Sarayı Gözdeler Taşlığı altındaki sarnıç / Fotoğraf: Ali Ethem Keskin / İTÜ Arşivi

Bilim bizlere nesnel gerçekleri verse de kabul edelim ki; gizemli hikâyeler İstanbul’u daha büyüleyici bir yer haline getiriyor. “Kapalıçarşı’nın gizli bir noktasında yeraltına açılan dehlizler olduğu, buralardaki gümüş kaplama atölyelerindeki çalışanlara işe başladıkları gün kimseye bahsetmeyeceklerine dair Kuran’a el bastırılıp yemin ettirildiği” gibi söylentilere, efsanelere inanmasak bile kayıtsız kalmak mümkün mü?

Daha ilerisini Evliya Çelebi, ünlü ‘Seyahatnâme’sinde yazmış. Buna göre, Zeyrek’teki bir kilisenin (muhtemelen Pantokrator) altındaki “mağara” (kilisenin sarnıcı) “karakoncoloz” denen ifritlere/cadılara ev sahipliği yapar; her sene zemheri gecelerinde bu cadılar dışarı çıkıp arabalarıyla şehri dolaşır ve seher vakti tekrar mağaralarına dönerler.

Bir başka iddiayı, tarihçiler de dillendirmiş; Kız Kulesi’nin 100 adım uzunluğunda bir yeraltı yoluyla sahile bağlandığı, içinde bir de sarnıç bulunduğu söyleniyor.

Bu efsaneler geçidine hiç itibar etmeyen Doç. Dr. Özgümüş, “Boğaz’da tünel arayan Marmaray’ı bulur!” diyor; fakat gelin görün ki, Yerebatan’dan Kınalıada’ya uzandığı söylenen “Köpek Öldüren Kanalı” efsanesi bile hâlâ popüler!

İstanbul’un yeraltı tarihine meraklıysanız, bu yazıyı iyi bir haberle noktalayalım. Fiziksel kirlilikten arındırılan Pantokrator, bilinen adıyla Zeyrek Sarnıcı’nın (diğer adı Fildamı) 2016 baharında ziyarete açılması bekleniyor.

NOT: Bu yazı, Atlas İstanbul’un ‘Şehir ve Gizem’ sayısı için yazıldı. Daha önce Tempo dergisinde yayımlanan ve bilimadamlarıyla yapılmış röportajlar ve yeraltından daha fazla fotoğraf içeren bir diğer yazı burada.

Reklamlar