O kadar akıllıysan, neden mutlu değilsin?

rajrTEMPO (Haziran 2016) – Soruyu biz değil, ‘süperstar profesör’ diye anılan Raj Raghunathan soruyor. Raghunathan, aynı ismi taşıyan kitabında, o gurur duyduğumuz zekâlarımız ve kariyer başarılarımızın, iş mutlu olmaya gelince nasıl da çuvallayabildiğini anlatıyor. Günümüzün mutsuzlar ordusunu, Raghunathan önderliğinde anlamaya çalışıyoruz. 

Bundan yaklaşık 30 yıl önce iki arkadaş Hindistan’ın ayrı uçlarına taşınıp, irtibatı kaybettiler. Onlardan biri, profesör Raj Raghunathan’dı. İkili, birbirlerini yıllar sonra Facebook’ta buldu. Tesadüf bu ya, ikisi de artık Teksas’ta yaşıyordu. Buluştular. Önce biraz içtiler. Sonra da geçmişi yâd etmeye başladılar. Arkadaşı, genç Raj’a dair eski komik hikâyeleri anlattıkça, Raghunathan’ı bir hüzün kapladı. Kötü şeylerden söz etmiyordu arkadaşı, aksine, ne kadar yumuşak başlı, komplekssiz ve gamsız biri olduğunu hatırlatıyordu ona. “İnsanlara neşe saçardın” diyordu. Sohbet bittiğinde, hâlâ o eski Raj olduğuna inanmak istedi. Ama doğru değildi bu; yaşlandıkça eski rahatlığı kalmamıştı. Peki ama, o genç Raj’a ne olmuştu?

Soruya kafa yordukça, geçmişin insanlara -iki sebeple- gerçekte olduğundan daha toz pembe göründüğünü fark etti. Çünkü:

1) Büyük, kötü olaylarla sandığımızdan iyi başa çıkma eğilimindeydik.

2) Negatif olayları zaman içinde pozitif bir perspektife oturtabiliyorduk. Kalp kırıklıklarımız ya da berbat geçen sınavlar, zamanla renkli hikâyelere dönüşebiliyordu mesela.

Raghunathan, o dönemde yine Teksas Üniversitesi McCombs School of Business’ta pazarlama dersleri veriyordu. Ama artık ‘Müşteri Davranışları’ gibi bir dersin, öğrencilerinin mutlu bir hayat sürmesine ne kadar yardımcı olacağını dert etmeye başlamıştı. Meseleyi kafasının içinde birkaç yıl demlendirdikten sonra, “Tatminkâr ve mutlu bir hayatın belirleyicileri nelerdir?” sorusuna cevap arayan bir kurs açtı. O dik kafalı, kâr odaklı öğrencileri kapısının önüne yığılıvermişti. Raghunathan üniversitenin yıldızına dönüşüyordu.

Kurslar vesilesiyle, son beş yılda, çoğu son derece zeki ve başarılı bin 500 kişiyle bire bir temas etti. Hem bu yakın temas, hem kitabı beraber yazdığı iki akademisyenle yürüttüğü çalışmalar, hem de pek çok başka araştırma, zeki, bilgili, üstün düşünme ve kritik etme becerisine sahip, çalışma etiği bulunan kişilerin, olmaları gerektiği kadar mutlu olamadığını ortaya koyuyordu. Aksine, daha az eğitimli olanlar mutlu olmaya daha yatkındı. Peki ama neden? Raj Raghunathan’a sorduk.

ifyouaresosmart
Mutluluk dersleri Kitabı internetten sipariş edebilir, ayrıca dünyanın önde gelen üniversitelerinin ücretsiz online derslerinin yer aldığı COURSERA®’daki ‘mutluluk’ kursunu alabilirsiniz. (Raghunathan’ın ‘mutluluk’ dersleri, 2015’in en popüler kursuydu.)

“ZEKİ VE BAŞARILI OLANLAR DA, MUTLULUK HAKKINDA BİR ŞEY BİLMİYOR!”
Kitabın ismiyle başlayalım: ‘If You’re So Smart, Why Aren’t You Happy?’ (Eğer O Kadar Akıllıysan, Neden Mutlu Değilsin?) Biraz kışkırtıcı bir başlık.
Evet, biraz provokatif, ama insanların bunu çok düz okumasını istemem. Akıllı ve mutlu insanları kaçırmak istemiyorum. Böyle bir başlığın, özellikle de mutluluk üzerine yazılmış kitap kalabalığı arasında daha çok dikkat çekeceğini düşündüm. İnsanların durup, kendilerine şu radikal soruyu sormasını sağlamak istiyorum: Başardığım şeylere kıyasla, olmak (ya da olabilmek) istediğim kadar mutlu muyum?

Mutluluk ile başarı ve zekâ arasında nasıl bir orantı var?
Kitapta aktardığımız araştırmalar gösteriyor ki, zekâ ve başarının klasik ölçütlerinin (bilgi, eğitim seviyesi, zenginlik, ün vb.) mutluluk ile bağlantısı çok az. Kitabı birlikte yazdığım Robin Soster ve Hyunkyu Jang ile şunu tespit ettik: Zeki ve başarılı olanların kafalarının içindeki sesler, yani arka plandaki düşünceleri, sandığımızdan çok daha olumsuz. Olabilecekleri ya da olmaları gerektiği kadar mutlu değiller. Bu çok ilginç. Çünkü zeki ve başarılı birini diğerlerinden ayıran, onun hedeflerine ulaşırken önemli olanı çok iyi bilmesidir. Ama sonuç bu: Bizim gibi onlar da mutlu ve tatminkâr bir yaşam sürmek konusunda bir şey bilmiyorlar!

Bu tez ‘Matrix’ filmindeki meşhur repliği hatırlatıyor; “Cehalet mutluluktur” diyordu. Bilgi insanı mutsuz ediyorsa, bu önerme doğrulanıyor mu?
Buna iki sebeple katılmıyorum: 1) Bilgi mutluluk seviyesini her zaman düşürmüyor ya da kuvvetli bir olumsuz etkide bulunmuyor. 2) Bir idiotun hayatı da güllük gülistanlık değil. Bilgi ve mutluluk arasındaki pozitif korelasyonun eksikliği şunu işaret ediyor: IQ testi, eğitim vb. ile ölçülen zekâ, tek başına mutlu bir hayat yaşamaya yetmiyor. Zekâyı, akıllıca kullanmak gerekiyor.

ÇOCUKKEN NEDEN DAHA MUTLUYUZ?
Kitabınızda bazı dramatik sorular soruyorsunuz: “Çocukken bildiğimiz neyi yetişkin olunca unutuyoruz? Çocukken bilmediğimiz, ama şu an bildiğimiz ne mutluluğumuza zarar veriyor?” Nasıl oluyor da büyüdükçe mutluluğumuz kayboluyor?
Çocukken o kadar mutluyuz ki, sanki bir daha hiç öyle olamayacağız. Bu hem şansımız, hem şanssızlığımız. Şanssızlığımız; çünkü çoğumuz için en güzel günler (söz konusu mutluluk ise tabii) geride kaldı. Şansımız; çünkü mutlu bir çocukluk geçirmediysek, bu durum çok üzücü olurdu. Çocukların mutlu olmasının pek çok sebebi var; sorumlulukları yok mesela, bakıcıları arkalarını topluyor. Ayrıca biz yetişkinler gibi ‘mutluluk günahları’ sergilemiyorlar. (Üstünlük arzusu, aşırı mantık odaklı olmak (mind addiction) vb.) Daha mutlu bir hayat için verimsiz alışkanlıkları öğrenmemek gerek.

‘Kariyer başarısı’ ve ‘hayat başarısı’ndan söz ediyorsunuz. Bu ikisi, IQ (entelektüel zekâ) ve EQ’ya (duygusal zekâ) mı denk geliyor? Fark nedir?
Çok iyi soru. Kariyer başarısını, ‘istikrarlı şekilde kariyer ilerleten kararlar verme becerisi’ diye tanımlayabiliriz. Bu kararlar sizi geleneksel başarıya, statüye, zenginliğe, üne götürür. Hayat başarısı ise, bunların ötesinde, hayatınızın ne kadar mutlu, anlamlı ve tatmin edici olduğunu anlatır. İyi bir kariyeri olanlar daha yüksek yaşam memnuniyetinden söz etse de, tekrarlıyorum: Başarı ve mutluluk arasındaki korelasyon umduğunuzdan çok daha küçük. Sebebi, çoğumuzla aynı: Kariyer başarısı peşinde koşarken (zenginlik, ün, güç), hayatın diğer önemli yönlerinin (mesela ailelerinin ya da sadece bir çiçeği koklamanın) tadını çıkarmaya zaman bulamıyorlar. Ya da çok daha kötüsünü yapıp, anlamsız işlerde çalışıyorlar.

“HAKKIMDA NE DÜŞÜNÜYORLAR?” KAYGISI
Dünyada çok fazla acı ve trajedi yaşanıyor. Yoksulluk içinde vb. yaşamayacak kadar şanslıysanız, büyük bir hayat mücadelesi vermeniz gerekmiyor. Bu sefer de kendinizle fazlaca meşgul olup, mutluluğunuzu da, kederinizi de büyütmeye yatkınlaşıyorsunuz sanki. Bu tespite katılır mısınız?
Bazı bakımlardan haklısınız. ‘Zaman lüksü’nün ters bir etkisi olabiliyor. “Başıboş akıl, şeytanın atölyesidir” derler. İstisnalar bir yana, temel ihtiyaçları karşılanan biri de, “Mutlu ve tatminkâr bir hayatın belirleyicileri nelerdir?” sorusunun peşine düşebilir ama…

Bu egosantrik çemberin dışına çıkmanın bir yolu var mı?
Bazılarımız bu konuda şanssız; sahip olduklarının aslında temel gereksinimleri olduğunu ve kendilerini sürdürülebilir mutluluğa götüreceğini hiç fark etmeyecekler. Bazıları ise, o aldatıcı ve koltuk kabartan dışsal ölçütlerin (zenginlik, güç, kontrol), mutluluklarını sadece bir süreliğine artırdığını fark ediyor, ki bana göre gerçek mutluluk arayışçıları onlar. Bu uzun ama güvenilir bir yol. Bu yolda yürürken daha cömert, daha merhametli birine dönüşürsünüz. Yani mutluluğunuzdan sadece siz değil, etrafınızdakiler de faydalanır.

The Atlantic röportajınızda, “İnsanlar en iyi profesörleri aldıkları ödül sayısıyla, maaşla ya da çalıştıkları okulla yargılıyor” diyorsunuz. İnsanoğlu, başkalarının yorumlarından kolayca zarar gören, kırılgan bir varlık. Kendimizi başkalarının görüşleriyle yargılamaktan nasıl kaçınabiliriz?
Evet, psikolojik olarak çok kırılganız. Başkalarının hakkımızda ne düşündüğüyle çok fazla ilgileniyoruz. Ama dayanıklılığımız tam olarak orada yatıyor. Bana göre, başkalarının bizimle ilgili fikirleri hakkında endişe etmekten kaçınmanın en emin yolu şu: Başkalarıyla ve onların mutluluğuyla sahiden ilgilenmek ve içten bir şekilde iyi niyetli olmak. Bu, uzun vadede işe yarar.

“FACEBOOK’A ÖZGÜVENİNİZİ YÜKSELTMEK İÇİN GİRMEYİN”
İnsanlar sosyal medyada ‘mutluluk’larını sergilemeyi (ya da öyleymiş gibi davranmayı) ve ‘mükemmel hayat’larını paylaşmayı seviyorlar. Sosyal medya, rol modelliğe soyunarak mutluluğumuzu sabote ediyor olabilir mi?
Evet, bu konuda araştırmalar da var. The New Yorker’da okuduğum bir makale, sürekli bu gibi karşılaştırmalar yapmaya meyilli olanların daha mutsuz olduğunu ortaya koyuyordu. Herkesin olduğundan daha güzel göründüğü fotoğrafları ve pozitif hikâyelerini paylaştığı Facebook gibi sosyal medya sitelerinde daha fazla zaman geçirdikçe, daha az mutlu olabilirsiniz. Sosyal medya aynı zamanda sizi dünyaya bağlı tutuyor, ki bu iyi bir şey. Peki, sosyal medyayı nasıl avantaja çevirebiliriz? Bence iki yolu var: 1) Bu sitelere özgüveninizi yükseltmek için girmeyin. Yalnızca bir sürü ‘like’ (beğen) alabileceğiniz türden içerikleri paylaşmayın. 2) Başkalarına karşı kibar ve cömert olun, ama bunu içtenlikle yapın. ‘Beğen’ilmekten ziyade ‘beğen’meye zaman harcayın.

Yaşları ya da sosyal statüleri fark etmeksizin, mutsuzlukları ya da memnuniyetsizlikleri hakkında konuşmaya çok istekli olanlar da var. Sanki kendi mutsuzluğumuzu bizden önceki kuşaklara göre daha fazla paylaşıyoruz. Artık ayıplanmıyoruz.
Evet, böylelerini ben de çok görüyorum. İnsanlar hayatlarının negatif yönlerini sosyal medyada ifşa ediyorlar, ki tahminimce bu iyi bir şey de olabilir. Ama sanal platformlarda paylaştığınız olumsuz şeylerle diğerlerinin ne kadar bağ kurduğunu bilmiyorum. Bunun için yüz yüze etkileşime ihtiyacınız olabilir. Anlamlı bir sessizliği paylaşmanın pek çok yolu var. Ya da belki ben eski kafalıyımdır.

NASIL DAHA MUTLU OLABİLİRİZ?
Mutsuzluk modern çağın laneti olabilir mi?
Tamamen katıldığımdan emin değilim. Son birkaç on yılı saymazsak, ondan önce insanların ne kadar mutlu olduğuna dair elimizde fazla veri yok. Ama şu kesin: Bilgili ya da başarılı olmaları, mutluluk seviyelerini olabileceği (ya da olması gerektiği) kadar artırmadı. Hayatlarımıza yön veren bu çılgın tempo bizi daha mutlu biri yapmıyor.

Peki, daha mutlu ve basit bir hayat sürmek için perspektifimizi nasıl değiştirebiliriz?
Kapsamlı bir cevap için kitabımı okumanız gerek! Ama işte birkaç ipucu: Öncelikle, tamamen mutlu ve tatminkâr hissetmeniz gerekmediğini bilin. Temel ihtiyaçların ötesinde, sadece iki ya da üç başka şeye ihtiyacınız var:

•Gerçekten iyi bir ilişki (Hayatınızda biri yoksa, evcil bir hayvan alın. Bu, derin bir ilişkiyi unutmanıza da yardımcı olabilir.)
•Zihninizi meşgul edecek ve sadece şu an değil, gelecekte de yapmaktan keyif alacağınız bir şey (Yani bu ‘şey’in, öğrenmeyi ve büyümeyi de kapsaması gerekiyor.)
•Hayat boyu sürecek bir ‘ruhani’ duruş. “Biri beni koruyor. Her ne oluyorsa, en iyisi bu olduğu içindir.”

Böyle bir duruşa kavuşmanın pek çok yolu var. Ama sağlıklı bir yaşam sürüp, hayatınızın kontrolünü ele almak iyi bir başlangıç olacaktır. İyi yiyin, iyi uyuyun ve her gün en az 45 dakika egzersiz yapın. Ayrıca, meditasyonu deneyebilir ya da buna açıksanız, ruhani bir pratik yapabilirsiniz. Eğer açık değilseniz, ‘şükür defteri’ tutmayı deneyebilirsiniz. Çok basit; her gün üç iyi şeyi deftere not edin. Terfi almak ya da evlenmek gibi büyük şeyler olmasına gerek yok; küçük şeyler olabilir. “Balkonuma bir kuş yuva yaptı” ya da “Bugün bir yabancı bana gülümsedi” gibi örneğin. Eğer bunları hatırlar ve yerine getirdiğinizden emin olursanız, size daha mutlu, daha anlamlı ve daha tatminkâr bir hayatınızın olacağının garantisini veririm.

Reklamlar