Mor yıllar

Prince, Tempo'nun Mayıs 2016 kapağında... Logo, anısına bu kez mor renkte...
Prince, Tempo’nun Mayıs 2016 kapağında… Logo, anısına bu kez mor renkte…
TEMPO (Mayıs 2016) – Gripten kurtulamıyordu. Yakın zamanda stüdyosunda hayranlarının karşısına geçip, “Dualarınızı ziyan etmeden önce birkaç gün bekleyin” demişti. Prince ölmeyi beklemiyordu. Kimse ölmesini beklemiyordu. Vedası gerçek bir kalp kırıklığı.

Parlak kıyafetler giyen, kara kuru, tuhaf biri… 1980’lerde Prince dünyayı kasıp, kavururken henüz çocuktum. Onu ilk kez nerede gördüğümü hatırlamıyorum; belki annemin aldığı bir dergide, belki bir gazetede. Ama şunu iyi hatırlıyorum; bu adam nedense hiç gülmüyordu. Sakallarını öyle acayip kesiyordu ki, aklımca onu kurt adamlara benzetiyordum. Zaman hızla geçti. Prince de, çocukluk korkuları da artık yok. Ölüm haberinin geldiği akşam dergiden çıkıyorum. Dışarıda dolunay var… Kurt adamı anımsıyorum yine. Tanrı, ironiyi gerçekten seviyor olmalı.

Prince’in dünyadan sessiz sedasız ayrıldığı o akşam, sosyal medya bildiğiniz gibi; bir taziye gümbürtüsüdür kopuyor. Gerçek bir sanatçıyı öte dünyaya uğurladığımızda ne oluyorsa, yine aynıları… İnternetteki yorumları okuyorum. New Yorker’a yazan bir okur diyor ki; “Michael Jackson için ağlamadım. Whitney Houston için ağlamadım. Şimdi Prince için neden ağladığımı bilmiyorum.”

İsabetli bir eşleştirme. Prince, ismini Michael Jackson ile aynı cümle içinde anabileceğimiz nadir pop yıldızlarından biriydi. Ondan farklı olarak, adeta tek kişilik bir müzik grubuydu. Söz yazıyor, beste yapıyor, onlarca enstrüman çalıyor (ilk albümünde 27 ayrı enstrüman çalmıştı!), geri vokalleri seslendiriyor ve üstüne bir de prodüktörlük yapıyordu.

Müziği, türler arası slalom gibiydi. ‘Beyaz müziği’ (pop ve rock) ile ‘siyah müziği’ni (R&B, funk ve soul) buluşturup, kendine has ‘Minneapolis sound’unu yaratmıştı. Sesini gospel söyleyen bir melekten, rock’ın vahşi çığlıklarına esnetebiliyordu. Kimilerine göre vokaldeki mahareti, gitardaki virtüozitesini maskeliyordu.

image-146239642580946658
Prince, ‘Purple Rain’ turnesi kapsamında Chicago’da mor pırıltılı kostümleri içinde (1984).
‘SEVGİ DOLU BİR ZORBA’
Prince, gizem ve erotizmle beslenen bir çelişki yumağıydı. Çok ünlüydü ama dünyanın belki de en esrarengiz pop yıldızıydı. Dikkat çekmeye bayılıyordu ama reklam yapmaktan nefret ediyordu. Konuşmayı sevmiyordu ama sessiz biri değildi. Otorite karşıtıydı ama “Ben sevgi dolu bir zorbayım” diyordu. Utangaç bir provokatör; 1.58 boyunda bir seks sembolü; Kim Basinger gibi afetlerle takılan bir “androjen seks bağımlısı”ydı.

Hakkında düzinelerce soru üretebilir ve cevabını alsanız dahi doğruluğundan şüphe edebilirdiniz. ‘Controversy’ (1981) parçasında bu meseleyi kurcalıyordu:

“I just can’t believe all the things people say
(İnsanların söylediklerine inanamıyorum)
Am I black or white, am I straight or gay?
(Siyah mıyım, beyaz mıyım?
heteroseksüel miyim, eşcinsel miyim?)
Do I believe in god, do I believe in me?”
(Tanrı’ya mı inanıyorum, kendime mi?)

Bu gizem bulutunu sessizlikle besledi. Özel hayatının kurcalanmasından ve röportaj vermekten hoşlanmıyordu. Bir noktada, gazetecilerin ses kayıt cihazlarını açmalarını bile yasaklamıştı. 1980’lerde, yıllardır onunla çalışan bir grup üyesi, Prince ile aralarında sadece bir kez kişisel bir konuşma geçtiğini söylemişti. Bir diğer arkadaşı, onun mesafe koyma yeteneğini anlatırken, kendisinden “Ekselansları” diye söz ediyordu.

Karmaşık ama etkileyici bir adamdı. 2011’de onunla röportaj yapma şansına erişen The Guardian yazarı Dorian Lynskey, bu etkiyi “Karizması, boyuna birkaç santim daha ekliyor” diye açıklamıştı. Onunla geçen yıl görüşen bir diğer gazeteci, “Başka birini budala gibi gösterebilecek kıyafetlerin içinde, tarif edilemeyecek kadar cool ve gösterişli durduğu”nu yazmıştı.

52ed45ca0b1b8a73a0819ac23bb84f50
‘Nude’ turnesi kapsamında Londra’daki Wembley Stadyumu’nda (1990). Yine Webley’de, bu kez Warner Bros.’a tepkisini yüzündeki ‘Slave’ (köle) yazısıyla ortaya koyuyor. Los Angeles’taki Grammy ödül töreninde Beyoncé ile düet yapıyor (2004). Yine Los Angeles’ta, The Hollywood Palladium’da konser veriyor (2014). Prince, bir dönem adını kullanmaktan vazgeçip, ismini kadın ve erkek cinsiyetlerinin sembolleriyle oluşturulmuş bir simgeye dönüştürmüştü. Yıllarca kullandığı bu mor gitar, işte o simgeyle yapılmıştı. Özel hayatını basına açtığı gerçekten nadir bir an. O dönemki eşi Mayte Garcia ile İspanya’daki villasında InStyle dergisine poz veriyor (2000).
HÜZÜNLÜ BİR EVDE PİYANO ÇALAN YEDİ YAŞINDAKİ ÇOCUK 
Prince’in hikâyesi, 1958 yılında Minneapolis’in çoğunlukla siyahların yaşadığı kuzey bölgesinde başladı. Genetik mirası, mesleğini belirlemiş gibiydi. Siyah bir İtalyan olan babası John Nelson, gündüz bir elektronik firmasında çalışıyor, geceleri de yerel bir caz grubunda piyano çalıyordu. Topluluğun solisti, annesiydi. Babası, küçük oğluna kendi sahne adı olan ‘Prince’ (prens) ismini koymuştu. “Çünkü onun yapmak istediği her şeyi yapmasını istiyor”du.

Babası evden ayrıldığında Prince henüz yedi yaşındaydı. Evin o yalnız, hüzünlü havası içinde, çalmaya başladığı ilk enstrüman babasının ardında bıraktığı piyano oldu. 13 yaşına geldiğinde artık halasıyla yaşıyordu. Piyano eve sığmadığı için babası ona bir elektro gitar almış, bu kez de gürültüyü kaldıramayan halası Prince’i kapı dışarı etmişti. Evlatlık verildiyse de pek dert etmedi. Yaşam kaynağını müzikte bulmuştu. 14’ünde bateri çalmayı öğrendi. Lisede ise “gerçekten, ama gerçekten müstehcen” şarkı sözleri yazmaya başlamıştı.

Önemli insanların dikkatini çekmesi çok sürmedi. 18 yaşında kaydettiği demo, Warner Bros. yetkilileri tarafından dinlenince, üç uzun çalarlık bir kontrata imza attı. İlk albümünün prodüktörlüğünü yapmasına bile izin vermişlerdi. Adı sanı duyulmamış 19 yaşında bir şarkıcı için bu olacak iş değildi. İlk albümü ‘For You’ (1978) listelere temkinli bir giriş yaptı. Bir yıl sonraki ‘I Wanna Be Your Lover’ single’ı ise soul listelerinde bir numaraya yükseldi. O yıl Minneapolis’e dönüp, siyah ve beyaz müzisyenlerden oluşan ilk grubunu kurdu.

Purple Rain, 1984
Purple Rain, 1984
YÜKSEK DOZDA EROTİZM VE ‘PURPLE RAIN’
Prince’i 24 yaşında süper starlık mertebesine çıkaran, 1982 tarihli beşinci albümü ‘1999’ oldu. Bir kadın tarafından seks objesine çevrildiği ‘Little Red Corvette’ parçasının klibi ile MTV’nin ırk bariyerini yıkmış; erotizm yüklü şarkı sözleri ve uçuk şovlarıyla milyon dolarlar kazanan bir pop yıldızına dönüşmüştü.

Prince’i Prince yapan ve onu mor rengin sözlük anlamına çeviren ise, 1984 tarihli otobiyografik ‘Purple Rain’ (Mor Yağmur) filmi ve albümü oldu. Neden moru seçmişti? Birden çok cevabı var. 1) Mor renk İncil’de geçiyor ve Cennet’in altıncı katını sembolize ediyordu. 2) Kraliyet, asaletle ve hırsla özdeşleştiriliyordu. 3) Yaratıcılık ve seksle bağdaştırılıyordu.

‘Purple Rain’ 13 milyondan fazla sattı; ‘When Droves Cry’ ve ‘Let’s Go Crazy’ parçaları liste başı oldu. ‘Darling Nikki’ ise radyoların ve Amerikan ailelerinin ambargosuyla karşılaşmıştı; çünkü alenen mastürbasyondan söz ediyordu. Senatör Al Gore’un 11 yaşındaki kızı evde şarkıyı çalınca, annesi Tipper Gore dehşete düşmüş ve ‘pornografik’ içeriğe savaş ilan etmişti. Sonuç mu? Yapım şirketleri albümlere ‘ebeveyn uyarısı’ etiketleri yapıştırmaya başladı. Ya Prince?İlk Grammy’sini kazandı ve Oscar’ı evine götürdü.

Kostüm tasarımcısı Marie France’in de katkısıyla bu dönemde stili ikonikleşti. Gözlerine antik Mısır usulü kalem çekiyor, saçlarını lüle lüle kabartıyor, Jimi Hendrix tarzı askeri ceketler, dar pantolonlar, fırfırlı asilzade gömlekleri ve dantel eldivenler giyiyordu. Platform botlarıyla “Rita Hayworth edasıyla” yürürken, seyirciyi cinsel çağrışım bombardımanıyla baştan çıkarıyor ve sonra bütün maskülenliğiyle gitar kırabiliyordu.

princee

YENİ BİR DÖNEM: İSYANKÂR PRENS
1980’lerin ortasında, Minnesota’daki ünlü stüdyo kompleksi Paisley Park’ı açtı ve öldüğü güne kadar hemen hep burada çalıştı. (Cansız bedeni, bu binada bir asansörün içinde bulundu.) Yapının beyaz modern mimarisine tezat biçimde, içerisi mor duvarlar, mumlar ve tütsü klişeleriyle bezeli bir Prince mabediydi. Pek çok hit ile beraber Sinéad O’Connor’ın dazlak kafası ve kocaman yeşil gözleriyle, gözümüzün içine bakarak söylediği ‘Nothing Compares 2 U’ parçası bu mabetten çıktı.

1990’ların başında, Warner Bros.’un katı politikalarından sıkılmıştı. Yeni şarkılarını hazır olur olmaz piyasaya çıkarmak istiyordu ve elinde yayınlanmamış 500 tane şarkı vardı! Warner Bros., bu yoğun arzın bıkkınlık yaratacağını düşünerek, talebi reddetti. Öfkesinden deliye dönen Prince, konserlerine yanağına “köle” yazarak çıkmaya başladı. “Ben bir köleyim. Ve Prince’in müziğini sahiplenmiyorum” diyordu.

İsminden vazgeçip, adını telaffuz edilemeyen bir ‘aşk sembolü’ne çevirdi. Medya çareyi ona, ‘The Artist Formerly Known As Prince’, yani ‘Daha Önce Prince Olarak Bilinen Sanatçı’ demekte buldu. Olan bitenin kendisine katkısını, 2004’te Rolling Stone dergisine şöyle açıklıyordu: “Artık bir şirketle karşı karşıya geldiğimde, hiçbir şeyi sahiplenemeyeceklerini biliyorlar.”

Bu olaylı dönemde evlendiği dansçı Mayte Garcia ile evliliğinden Boy Gregory isimli bir oğlu oldu ama bebek bir hafta içinde Pfeiffer sendromu nedeniyle öldü. Evlilikleri dört yıl içinde bitecekti.

2011 yılında, 'Welcome 2 America' turnesi kapsamında New York'ta Madison Square Garden'da.
2011 yılında, ‘Welcome 2 America’ turnesi kapsamında New York’ta Madison Square Garden’da.
SON DÖNEM: TÖVBEKÂR YEHOVA ŞAHİDİ
2000’lere gelip Warner Bros. ile anlaşması sona erdiğinde, Prince nihayet kendi adına döndü ama albüm satışları da, parçalarının kalitesi de artık eskiyi aratıyordu. Kendi bağımsız markası altında müzik yapıyor, albümlerini konser biletleri ya da gazeteler kanalıyla dağıtıyordu. Albümlerini online satışa sunan ilk isimlerden biriydi, hatta vizyonerliği sebebiyle bu konuda bir ödül bile almıştı. Ama sonraki yıllarda online müzik platformlarına ateş püskürecek; YouTube ve iTunes’u müziğini yayınlamaktan men edip, kendi resmi web sitesini bile kapatacaktı.

İkinci evliliğini yaptığı 2001 yılında, artık bir Yehova Şahidi’ydi. İnanması güç ama banliyölerde kapı kapı dolaşıp, ev sahiplerine “Tanrı hakkında konuşmak ister misiniz?” diye soruyordu. Kapıyı açıp karşılarında İncil taşıyan Prince’i görenler ne mi yapıyordu? “Bazıları şaşırıyordu ama çoğunlukla çok cool karşılıyorlardı.”

Artık küfretmiyor, seksle ilgili şarkılarını söylemiyor, oy vermiyor ve İncil’de geçmediği için doğumgününü bile kutlamıyordu. “Fazla özgürlüğün ruhu çürütebileceği”nden söz ediyordu. 2010 yılında stüdyosunda ağırladığı Daily Mirror yazarı Peter Willis’e evanjelist bir belgesel izletip, ona dini kitaplarla dolu İrfan Odası’nı göstermişti. Günde en az altı saatini bu odada geçiren, alkol almayan bir vegan ve dindardı.

Katı inancı onu farklı bir ruhsal seviyeye taşımıştı ama sınırları yine bildik Prince tarzıyla fazlasıyla zorladığı da oluyordu. “İslam ülkelerinde yaşamak eğlenceli olsa gerek. Sadece tek bir din olduğunu biliyorsunuz. Kurallar var. Burka giyiyorsunuz. Seçim hakkınız yok. İnsanlar bundan mutlu” gibi laflar ediyor; burka giymeye mecbur edilen kadınların mutsuzluğu sorulunca, omuz silkip “Her şeyden mutsuz olan insanlar var. Her şeyin bir karanlık tarafı var” diyebiliyordu.

Prince değişmişti ama ne olursa olsun müziğe asla sırtını dönmedi. Dünyadan ardında 39 stüdyo albümü bırakarak ayrıldı, ki bunlardan dördü son 18 ayda çıkmıştı. Bu yılın başında yazmaya başladığı anılarını ne yazık ki okuyamayacağız. Belki sadece çok küçük bir bölümünü… Geride ölümsüz bir müzikal miras ve mor kıyafetlere bürünüp yas tutan hayranları kaldı.

Reklamlar
Şununla etiketlendi: