“Sanki Tanrı onları birlikte yaratmıştı”

zeki-metin
Zeki Alasya ve Metin Akpınar, ilk olarak 1962’de birlikte sahneye çıktı. 1967’de, Haldun Taner’in öncülüğünde Ahmet Gülhan ile Devekuşu Kabare’yi kurdular ve kısa sürede Türkiye’yi kasıp kavuran bir ikiliye dönüştüler. Birlikte filmlerde ve TV dizilerinde yer aldılar.

TEMPO (Haziran 2015) – Metin Akpınar, geçen ay kaybettiğimiz can dostu Zeki Alasya için “Zeki benim yarımdı. Yarım gitti, canım gitti” demişti. Cenaze töreninden birkaç gün sonra duygularını almak için kendisini aradığımızda sesinde derin bir keder vardı. “Konuşmak için çok erken” dedi. İkiliyle yıllarca aynı sahneyi paylaşan oyuncu Nevra Serezli, bu müthiş birlikteliği, “Sanki Tanrı onları birlikte yaratmıştı” diye tarif ediyor. Serezli ile o efsanevi yıllara döndük.

Röportaj: Özlem Numanoğlu / ozlem@doganburda.com
Fotoğraflar: Altan Aykan

Bazı sanatçıların kıymeti öldükten sonra anlaşılır. Zeki Alasya onlardan biri değildi. Yaşarken, ölümsüzlüğe kavuştuğunu biliyordu. Irmak Zileli’ye verdiği röportajında şöyle demiş: “Çok üzüldüğüm halde, Barış’ın (Manço), Kemal’in (Sunal) ölmüş olduğuna inanmıyorum. Arabada gidiyorum, açıyorum radyomu Barış söylüyor, Zeki Müren söylüyor. Televizyonu açıyorum Kemal’in oynadığı bir filmi izliyorum. Nasıl ölmüş ya? Maddi varlığı, et yığını olmayabilir. Buradan hareketle biliyorum ki ben de artık ölmez oldum.”

Bu sözlerden dört yıl sonra, ölüm bir cuma sabahı Alasya’yı karaciğer yetmezliğinden alıp götürdü. O gün koca ülke bir “Ah” çektik sanki. Ayşen Gruda, “Her evden bir cenaze çıktı” o günü. Evet, milletçe kırk parçaya bölünmüş de olsak, Zeki Alasya hepimizindi.

nevraserezli_tempo
Nevra Serezli, iki yıl önce kaybettiği eşi, oyuncu Metin Serezli’nin arşivlediği gazete kupürleri arasında Devekuşu Kabare’ye ait olanları gösterirken.

Üzüntü içindeki yakınları, dostları, Alasya’nın insani yönüne işaret etti hep. Devekuşu Kabare’nin altın yıllarında aynı sahneyi ve sonrasında yıllara yayılan bir dostluğu paylaştığı oyuncu Nevra Serezli o isimlerden biriydi. Serezli bizi kırmadı, yakın dostu Zeki’yi, ondan ayrı düşünemediğimiz Metin Akpınar’ı ve kabare günlerini o günkü canlılığıyla anlattı. Yüzünde buruk bir tebessüm ve sevgiyle…

Nevra Hanım, Zeki Alasya’nın ne kadar büyük bir yetenek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki, nasıl bir insandı? Nasıl bir arkadaştı?
Zeki, çok sevecen, çok neşeli, çok tatlı, çok verici bir insandı. Ondan -maddiyat dahil- bir iyilik, bir fedakârlık ya da mesela sabaha kadar uykusuz kalmasını isteyebilirdiniz. “Hayır” dediğini bilmem. Hayatındaki bazı çöküş dönemleri de bu özelliğinden kaynaklanmış olabilir. Her insanın egosu vardır ama Zeki onu yansıtmazdı. Devekuşu Kabare bitip de normal hayatlarımıza döndüğümüzde ve o sükseleri elde edemediğimizde, komplekse kapılmayıp rahatça devam etti. “Ben koskoca Zeki Alasya’yım”, “Rolüm ne kadar?” gibi düşüncelere kapılmadı. Benim tanıdığım Zeki böyle biriydi.

Zeki Bey’de ve sizin ait olduğunuz ekolden gelen sanatçılarda böyle bir tevazu var. Bizler gazeteci olarak, yeni kuşak oyuncularla temas etmeye çalıştığımızda farklı bir tutumla karşılaşabiliyoruz. 
Bizim zamanımızın sanatçılığı zor bir sanatçılıktı. Kendimizi çok çabuk gösterme şansımız yoktu. Şimdi, ismini duyurmak için mücadele vermene gerek yok; bir dizide oynayınca Türkiye’nin önemli bir insanı haline geliyorsun. Biz, buraya tırnaklarımızla kazıyarak geldiğimiz için şöhretin değerini de, çok önemli bir şey olmadığını da biliyoruz. Hava atmaya hiç gerek yok.

Zeki Bey, hayatının son dönemine kadar sektörden kopmadı. Ama bir röportajında, “Bana yetecek kadar param olsa hiçbir güç beni bu piyasada tutamaz” demiş.
Buna çok inanmadım şimdi. Çünkü Zeki, reji yapmayı, oynamayı, sahnede olmayı severdi. Onu son görüşüm ‘Balım’ müzikalindeydi. İkinci perde onunla açılıyordu; sahneye adım atmasıyla nasıl bir alkışın geldiğini ve gözlerinin nasıl parladığını en ön sıradan gördüm. Bana bu lafı etmesin! O, orada, sahnenin üstünde yaşıyordu. Seyirciyle alışverişi, o elektriği hissediyordu. Devekuşu Kabare günlerini hatırlayıp duygulandım. Çünkü o da, Metin de sahnede devleşen aktörlerdir.

zekialasya_tempo
KENAN EVREN İLE AZ BİLİNEN HİKÂYESİ – Zeki Alasya’nın, kendisinden bir gün sonra vefat eden Kenan Evren ile özel bir diyaloğu var. Alasya’nın babası Reşat Alasya, askeri lisede Evren’in öğretmeniydi. Cumhurbaşkanlığı döneminde Evren bir gün Alasya’yı Çankaya’ya davet edip, babasını anlatmıştı. Alasya, “Babamın esprili bir adam olduğunu Kenan Evren’den öğrendim” demişti.

“SANKi TANRI ONLARI BERABER YARATMIŞ”

İkisi sahnede nasıl bir sinerji yaratıyordu?
Büyüyorlardı sahnede! Devekuşu Kabare’nin kurulduğu ilk yıllarda, Klüp 12’nin altındaki o küçücük yerde bile büyüyorlardı. Olağanüstü bir şeydi. Sanki Tanrı ikisini birlikte yaratmış gibi. İkiz gibi. Bakışlarıyla anlaşırlardı. Birbirlerinin nefesini, duruşunu bile kontrol ediyorlardı.

İki müthiş yetenekli adam… Onlarla çalışmak nasıldı?
Kendimi hep çok şanslı hissettim. Evden her gün heyecanla ve keyifle çıktığımı hatırlıyorum. Kuliste ikisinin odalarına girip hal hatır sorardım, şakalaşırdık biraz. Sonra “Bugün kaç sıra var?”, “Kimler gelmiş?” falan diye bir neşeyle başlardık. Allah, ne güzel bir enerjidir o! Finalde alkışımızı aldıktan sonra Metin hepimizi toplardı ve gecenin kritiğini yapardık; “Hangi skeç, nasıl oynandı?”, “Burayı keselim mi?” “Burada iyi gülme aldık”, “Burası biraz hızlı gitti” falan diye…

Her oyundan sonra kritik mi yapıyordunuz?
Hemen hemen her oyundan sonra! “Nasılsa doluyor”, “Ne yapsak güldürüyoruz” denilmiyordu. Ben, onlarla kabarenin altın devrini yaşadım.

O altın yılların mizah anlayışı nasıldı? 
Kabare bir eleştirme sanatı. Devekuşu Kabare’de de çok ince espriler yapılırdı. Bir konunun altı incecik çizilirdi. Hiçbir şey kaba ve belden aşağı ele alınmazdı. Bazı yerlerde minik küfürler olurdu ama küfür Zeki’nin de, Metin’in de ağzına çok yakışırdı. Hatta sempatik bile gelebilirdi. Kabarede, tiplemelerde aşırıya kaçmayıp, inandırıcı olman gerekir. Seyirciye, “Hadi canım, böyle insan mı olur?” dedirtmemen lazım. Bir skeç 12, bilemedin 20 dakika sürer. Bizim, o süre içinde karakteri yaratıp, hikâyeyi anlatıp, espriyi satmamız gerekiyordu. Sonra çıkıp öbür karaktere bürünüyorduk. Oyun hamuru gibi esnek olmak lazım bunun için. Zeki ve Metin’den çok şey öğrendim; espriyi seyirciye geçirmeyi, hangi tondan başlanacağını, nerede es verileceğini…

nevra_serezli

“ZEKİ RAHATTI, METİN MÜKEMMELİYETÇİ”

Zeki Bey sahnede sizi sürekli güldürmeye çalışırmış galiba. 
Evet, devamlı! Zeki’ciğimin tek kötü huyu oydu! Her dakika bir espri yapardı.

Gülüyor muydunuz peki sahnede?
Gülüyordum! Nükhet Duru da çok gülerdi. ‘Aşk Olsun’un İzmir turnesinde beraber oynuyorduk; Zeki’nin bütün hevesi oyun sırasında Nükhet’le beni güldürebilmekti. Bir bakış atardı ya da araya bir cümle koyup sinirimizi bozardı. Ona bakıp küçük bir kıkırdayacağız ya, ondan keyif alıyor işte! Canım yansın da gülmemi tutayım diye tırnaklarımı elime geçirirdim. Bazen Nükhet tutamazdı kendisini. “N’olur yapma Zeki. Ben tiyatrocu değilim, dayanamıyorum” diye rica ederdi. “Tamam tamam, yapmayacağım” deyip, ertesi gün yine bir şey yapardı.

Anlattığınız Zeki Alasya muzip, çocuk ruhlu biri. Metin Akpınar nasıldı?
Metin daha ciddidir. Zekâsı müthiş yüksektir. Her konuda bilgisi vardır. Çok okur. Ondan hiçbir şey kaçmaz. Bir hareket yapacak olsanız arkası dönük olsa bile görür. Ben, “Arka gözü var onun” diyordum! Antenleri açıktır. Gözlem gücü de çok iyi olduğu için tipten tipe rahatça girebilir, yumuşacıktır. Ama onu daha ihtiraslı görmüşümdür hep. Bir küçücük cümlesi gülme almasa, o gece belki de sabaha kadar uyumaz “Niye yapamadım?” diye… Çünkü çok mükemmeliyetçidir. O yüzden onunla oynamak biraz
imtihan gibidir.

Zeki Bey’den daha mı zorlayıcıdır?
Çok zorlayıcı. Çünkü Metin hep mükemmeli arar. Çok detaycıdır. “Bakayım, sen ne kadar  iyi yapıyorsun?” diye zorlar karşısındakini. Sarsar seni. Onun karşısında şöyle bir toparlarsın kendini. O, “Eyvah! Metin’e kendimi beğendirebilecek miyim?” hırsı var ya… Beni mutlu eden bir şeydir. Zeki daha rahat tipliydi. Karı-koca gibi tamamlıyorlardı birbirlerini.

İkisiyle yıllarca çok yakın çalıştınız. Bu kadar yetenekli iki insanın egosu hiç çatışmıyor muydu?
Zeki’de hiç öyle bir şey görmedim. Metin’in savaşı ise kendisiyleydi. O, sabah kuşağında kadın programı da yapsa, çay da demlese en iyisi olmak ister. En doğal hakkı. Ama ikisinin birbirlerini kırıp, hayat boyu yüz yüze bakmayacak şekilde kavga ettiklerini görmedim. Kuliste birbirlerine kızıp kavga ettiklerine şahit olmuşuzdur, ama iki saniye geçmeden hiçbir şey olmamış gibi devam ederlerdi. Metin (Serezli) ve Haldun (Dormen) da provada kavga ederdi. Oturup seyretseniz, “Bunların dostluğu bu gece bitti!” derdiniz. Ama prova biterdi, iki dakika geçmeden Metin bağırırdı: “Haldun, bize geliyor musun içkiye?” Veya Haldun sorardı: “Meto, gel şuradan bir şeyler atıştıralım.” Dostluk apayrı bir konu. Metin cenazede o kadar kötü olmuştu, o kadar üzülmüştü ki, onlar dargın olamazlardı. Bir misli daha üzüldüm. İçim burkuldu.

Metin Akpınar, Zeki Bey ile kendisi için “Biz Türkiye’nin ilk palyaçolarıyız” demiş.
Eminim, Metin bunu söylemeden önce çok incelemiştir. Bence derin bir manası var. Bilinen bir şeydir; palyaço güldürür ama sahnenin ardında bir dram yatar. “Koca pabuçlarım, kırmızı top burnumla sana bir boyanın içinde hakikati veriyorum” gibi bir ince benzetme yapmış.

“SİYASİLER BiZE KIKIR KIKIR GÜLERDİ”

Siz Devekuşu Kabare’ye girdiğinizde yıl 1984’tü. Darbenin üzerinden sadece dört yıl geçmişti. Buna rağmen, o yıllarda yapılan politik taşlama bugün bile yapılamıyor. Nasıl mümkün oluyordu bu?
Politik mizahın dozu çok önemli. Zeki ve Metin o dozu çok iyi bilirdi işte. Siyasi konuları öyle tatlı, öyle sempatik eleştirirlerdi ki, yasaklama olmazdı. Devlet büyükleri bile gelir, gülerlerdi.

Siyasiler nasıl tepki veriyorlardı?
Kenan Evren, Turgut Özal, Necmettin Erbakan gelirdi. Sahnede taklitleri yapılırken, onlar kıkır  kıkır gülerdi. Şahsa hakaret olmazdı ya da belden aşağı vurulmazdı. Yaptıkları işlerin veya tiplemelerin birazcık altı çizilirdi.

Oyuncu olarak korkunuz, çekinceniz yok muydu?
Hiç! “Eyvah, bugün şunlar geldi, şimdi biz karşılarında nasıl oynarız?” gibi bir durum yoktu. Aksine, devlet büyükleri geldiği zaman bir misli keyifle çıkardık sahneye.

Zeki Bey, 2012’de şöyle demiş: “Bazen ‘Zeki ile Metin tekrar bir şeyler yapsalar’ diyorlar. Bir şeyler yapmaya kalksak ne olacağını üzülerek söyleyeyim: Oynamaya başladığımızın üçüncü günü yasaklanırız, başımıza gelmedik bela kalmaz.”
Çok doğru. (Bugün oynamaya kalkışsan) istediğin gibi eleştiremeyeceksin, istediğin gibi birtakım şeylerin altını çizemeyeceksin.

Daha hoşgörüsüz bir politik ortamda mıyız? 
Çok hoşgörüsüz. Sırf politikacılar değil, kimse eleştiriye gelemiyor. Oysa eleştiri yapıcı bir şeydir. Biz, o dönemde seyircinin hislerini ve söylemek istediklerini çok güzel şekerleyerek söylüyorduk. Şimdi insanlar Twitter ve Instagram’da hislerini paylaşıyor, gelip bir de benim ağzımdan sahnede duyma ihtiyacı hissetmiyor. İnternette verip veriştiriyor, rahatlıyor. Eleştiriler zekice ve efendice yapılmıyor ama insanları tatmin ediyor. (Telefonunu gösterip) Kabareyi artık burada oynuyorlar.

Reklamlar