Ahmet İnsel: “Başbakan merhametsiz muktedir”

ahmet_insel_tempo
AYIN YARISINDA İSTANBUL, YARISINDA PARİS’TE – Ahmet İnsel, Paris 1 Pantheon-Sorbonne ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim üyesi. Onu, bir sempozyum için İstanbul’dayken yakaladık ve söyleşi yapma fırsatı bulduk. Fotoğraf: Çağrı Kılıçcı

TEMPO (Haziran 2014) – Gezi eylemleriyle ilgili en unutulmaz tespit “Haysiyet ayaklanması”ydı. Tespitin sahibi akademisyen ve yazar Ahmet İnsel ile Gezi’yi ve sonrasını konuştuk. Gezi’yi ‘AKP’nin inişe geçtiği pik noktası’ olarak tanımlayan İnsel, eylemlerin  esas etkisini ileride göreceğimizi söylüyor. “Ülke dışında Erdoğan ‘ın yaldızı bir yılda döküldü” diyen İnsel’in yorumları çok çarpıcı ve sert. 

 

tempo_gezi
Tempo – Gezi özel eki

Gezi eylemlerini “Haysiyet ayaklanması” diye tanımlamıştınız o dönem. Sebebini hatırlatır mısınız?
Sözünü ettiğim; ‘yurttaşlık haysiyeti’ olarak tanımlayacağımız bir ‘haysiyet kırılması’ydı. Bu kırılmayı; seçilmiş yönetimin “Yetki artık bende, onu istediğim biçimde, istediğim sınırda kullanırım” tavrı, insanları güdülecek bir hayvan sürüsü, güdülecek bir topluluk olarak görme, onların yerine en doğru ve en gerekli kararı alma kapasitesine kendisinin sahip olduğu inanışı yarattı. Bir çevre bunu, ‘yurttaş haysiyetinin çiğnenmesi’ olarak algıladı ve “Biz, sadece seçimlerde oy vermek istemiyoruz. Muhalefette de, azınlıkta da olsak, saygınlığımızı ifade etmek istiyoruz” dedi. Yurttaşlık hakkı sadece seçme ya da seçilme değil, eşit olarak tanımlanma hakkıdır. Eşitlik de “Ayaklar baş oldu” lafına karşı ayaklanmayı gerektirir. Gezi’deki, yöneten-yönetilen kalıplarına uymayan bir haysiyet ayaklanmasıydı.

erdogan
İnsel’in anımsattığı gün: 23 Nisan 2010

Bu kez ‘üç-beş çapulcu’ diye nitelendirildiler.
Unutmayalım; Başbakan’ın iktidar anlayışı, çok basit biçimde, neredeyse bilinçaltı akışı olarak, 23 Nisan’da koltuğunu bıraktığı dokuz yaşındaki kız çocuğuna söylediği sözdür: “Yetki artık sende. İster asar, ister kesersin.” ‘Yetkiyi aldıktan sonra onun sınırlarını yetkiyi alan belirler’ fikridir bu. Gezi, nihayetinde beş hektarlık bir park ve alışveriş merkezine dönüşmesinin insani varoluş açısından olmazsa olmaz bir durumu yok. Olabilirdi de… Baktığınız zaman, ‘Kanal İstanbul’ projesinden çok daha masum. Ama her şeyin betonlaştığı bir ortamda, o parkı korumaya çalışan, Taksim Meydanı’nın insansızlaştırılıp bir ticari meta alanına dönüşmesine karşı çıkan ve hükümeti devirme teşebbüsü aklının ucundan bile geçmeyen insanlar -böyle bir şeyle hükümet devrilmeyeceğini çocuklar bile bilir çünkü- ve tam karşılarında çok kibirli, çok kendinden emin, o direnişi gösterenleri, taleplerini ifade edenleri aşağılayan bir Başbakan… Olanlar, o yukarıdan üsluba tepkidir; Gezi Parkı’ndan çok öte bir anlamı vardır.

Sosyal medyayı daha çok kentliler kullanıyor, halkın büyük kısmı, olan biteni televizyonda izlediği birkaç dakikalık haberler ya da siyasetçilerin söylevleri ölçüsünde takip ediyor. Siz toplumun Gezi’yi anlayabildiğini düşünüyor musunuz?
Gezi’nin Türkiye tarihinde benzeri fazla yoktur. 81 ilin 80’inde az ya da çok toplantı ve gösteri yapıldı. Bu denli yaygın bir direniş hareketi, bir muhalefet sesi, uzun yıllardan beri bilmediğimiz bir şeydi. Eylemler yayıldı, peki ama toplum bunu anladı mı? Toplumun bütünü veya büyük kısmı bu tür olayları sıcağı sıcağına anlamaz. Çünkü bu, olayın içinde olmayı gerektirir. Aksi halde ters, olumsuz anlaşılır. Erdoğan ve hükümeti, eylemleri ‘anarşinin geri dönüşü’, ‘darbe girişimi’, ‘lobi faaliyeti’, ‘dış mihrakların işi’ diye tanımlayıp, toplumun bir kesiminin istikrar beklentisini veya istikrarsızlık korkusunu tetikleyerek, zaten onun duymasını ve anlamasını engelledi. O bir taktikti.

ahmet_insel_tempo2“MUHABİR TAŞLAMAK ERGENLİK TEPKİSİ”

Bunda medyanın sorumluluğu nedir? Siz, o dönemde medyanın da bir haysiyet sınavı verdiğini yazmıştınız. Sınav verilebildi mi?
AKP yandaşı medyanın duyarsızlığı veya olayların farklı biçimde algılanmasını sağlaması çok büyük sorumluluktu. Ama onlar ideolojik işlevlerini yaptılar. İktidar yanlısı bir medya organı iseniz, iktidarın ayağının altından halının kaydığını gördüğünüzde, ‘halının kaymadığı’ konusunda kamuoyu yaratma fonksiyonunuz vardır. Bunu eleştiririz, ama gayri tabii bulmamız safdilliğimize yorumlanır. Buna karşılık, muhalefetteki medya da Gezi olaylarını başta mesafeli karşıladı. Belki beklemeyen, belki anlamakta zorlanan, belki Erdoğan’ın mutlak hegemonyasını içselleştirdiği için “Bu konuya pek girmeyelim” diyen bir tavırdı. Ama çarpıcı olan, bu televizyon kanallarının protesto edilmesi ve tavırlarının değişmesiydi.

O kanallara tepki hâlâ devam ediyor. Muhabirler, toplumsal olaylarda zaman zaman mikrofonlardaki logoları çıkartmak zorunda kalıyor.
O da aşırı bir tepki bence. Hem medyayı sesini duyurmamakla suçlayıp, hem de bunu yapmaya çalıştığında engellemek biraz çelişkili. Amaç öç almak değil, toplumsal muhalefetin sesini duyurmak. Mesela; AKP’nin doğrudan sesi olan bir gazete veya televizyonun bir muhalefet hareketini izlemesine taşlayarak tepki göstermeyi biraz ‘ergenlik tepkisi’ olarak tanımlarım. Medyanın sorumluluğu var ama sadece medyaya yüklenmek doğru olmaz, çünkü medya da toplumun ortalamasının bir parçası. Medyadan çok, toplumun üyelerine sorumluluğu yüklememiz gerekir. Çoğul sesli, daha zengin bilgilenme kaynakları olan bir medya talep etselerdi, herhalde o medya bugün var olurdu.

Toplum olarak daha çok siyasetçilerin yörüngesinde dönüp duruyoruz sanki.
Şöyle bir sorunla karşı karşıyayız: Türk toplumu hâlâ kültür ve kimlik çatışması yaşıyor ve AKP bu çatışmanın çok önemli bir aktörü. Taraflar, kendilerinin temsilcisi olarak kabul ettikleri liderlerin, figürlerin peşinden gitmeyi tercih ediyor. Benzer biçimde Abdullah Öcalan’ın çok yüceltilmesi, Kürt hareketi içinde eleştirilemez durumda olması da bunun parçası. Geniş bir Müslüman kesim için Tayyip Erdoğan da artık böyle. Gezi olayları Tayyip Erdoğan’ı devirme değil, ama onun otoriterizmini teşhir amaçlıydı. Bunun Erdoğan’ı yıpratacak bir faaliyet olduğunu hisseden kesim, gözünü, kulağını ve ağzını kapatmayı tercih etti. Bu, aynı zamanda kendi kimliğini koruma refleksiydi.

Bu yorumunuza seçim sonuçları dâhil mi?
Evet, AKP çevresinin Gezi ve 17 Aralık’ta-ki refleksi ve bu tavrın seçimdeki yansıması çok tutarlı. Bu, kendi kimliğinin cismanileşmiş hali olarak gördüğü otoriteye tabi olan bir çevrenin davranışı ve sadece Müslümanlar için değil, Kemalistler ve Kürt siyasal hareketi için de geçerli. Hâlâ kimlik mücadelesi veriyor ve başka mücadeleleri de bu kılıfla, bu simge üzerinden yapıyoruz. Dolayısıyla liderine körü körüne sahip çıkmak çok canlı bir refleks.

“GEZİ, AKP’NİN İNİŞE GEÇTİĞİ PİK NOKTASI”

ahmet_insel_tempo4Gezi eylemleri sıcağı sıcağına yaşanırken, toplumun bir bölümünde değişim umudu doğmuştu. Ama seçim sonuçları bunun kolay olmadığını gösterdi. Bu kez, “Ne yapsak bir şeyi değiştiremiyoruz” anlayışı ortaya çıktı, enseyi karartanlar oldu. Bu ruh halini nasıl yorumluyorsunuz?
Gezi olaylarının bir dönüm noktası olduğu kesin. Ama Gezi direnişinden daha fazlasını beklemek biraz ham hayalcilik ve o direnişin üzerine kaldıramayacağı bir yük yüklemek olur. Gezi direnişi, Erdoğan’ın tartışılmaz otoritesinin aslında çok tartışılması gereken bir otoriterizm olduğunun en açık biçimde ve beklenmedik bir anda ortaya döküldüğü bir dönüm noktası. Bundan sonra, Erdoğan ve AKP iktidarı için ‘Gezi olayları öncesi ve sonrası’ diye dönemleme yapacağız. Bu bir dönemlemedir ve etkilerinin kısa vadede seçim sonuçlarına yansıyıp yansımamasından çok daha önemli bir dönüm noktasıdır.

Esas etkisini uzun vadede mi göreceğiz?
Tabii, bu tür toplumsal olayların sonuçları kısa vadede görülmez; çünkü bunlar kendilerini ‘siyasal hareket’ olarak ifade kapasitesi olmayan, çok farklı kesimlerin içinde yer aldığı kültür dönüşmesi hareketleridir. Aynı zamanda, toplumun bir kesiminin kendini ifade etme ve toplumun diğer kesimiyle diyalog çabasıdır. Etkileri, -tabii ki 100 yıl sonrasından söz etmiyorum ama- uzun vadede görülecektir. Gezi hareketini, AKP’nin yükselmeden duraklamaya ve belki de inişe geçtiği pik noktası olarak tanımlayabiliriz. Bu düşüş uzun sürebilir ama başladı. İleride baktığımızda o kırılma noktasını göreceğiz. Bundan hemen hemen eminim.

Kırılmanın sebebi Gezi Parkı mıydı?
Aslında kırılma daha önce başladı. Gezi, belki de toplumdaki tepki birikiminin yoğunlaştığı andı. Ondan önce 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması birden bire yasaklandı. Yine hemen öncesinde alkol satışı sınırlandırıldı ki, Türkiye’de kamu sağlığını tehdit eden ciddi bir alkol tüketimi yok. Buradaki ahlakçı bir davranış; kendi ahlak anlayışını toplumun azınlık olan kesimine empoze etmek. “Ben, senin iyiliğini, sana rağmen düşünüyorum” demek. Gezi, yönetimin kendi ‘doğru’ değerlerini, kendi ‘iyilik’ anlayışını toplumun bütününe şamil kılmasına ve keyfi karar vermesine tepkiydi. Çünkü keyfi kararları ancak paternalist (babacı) aile büyükleri çocuklarına yöneltir: “Ben böyle dedim, böyle yapacaksın.” Başbakan’ın bir dizi önerisi ve toplumu baba tavrıyla yönetmesi yurttaş haysiyeti kırılmasıdır. İnsanlar, “Yurttaşız biz, Tayyip Erdoğan’ın çocukları değiliz” dedi.

“BAŞBAKAN GEZİ’Yİ GERÇEKTEN ANLAMADI”

Yönetimin keyfi karar vermesinden söz ettiniz. Gezi’den sonraki sürece baktığımızda, ODTÜ olaylarından kızlı-erkekli öğrenci evi tartışmasına, internet yasaklarına, iktidarın bu dozu sürekli artırdığını görüyoruz. Neden?
Çünkü (Başbakan) artık savunmada. Otoriterliğin bir başka cephesi, yetki sömürüsüdür. Yetki aşımı keyfiliktir, yetki sömürüsü ise irtikap suçuna girer. 17 Aralık’tan sonra hükümet çevresinde yetki sömürüsü yapıldığına dair somut iddialar ortaya çıktı. Bunlar (ses kayıtları) yasa dışı alındı, yasal alındı vs. tartışmalı bir konu, ama bir kere ortaya döküldükten sonra “Bunlar yasa dışıdır, dikkate alamayız” diyemezsiniz. Bu kulağa bir kere girmiş, toplum hafızasına kaydedilmiştir. Ve Tayyip Erdoğan biliyor ki, 17 Aralık’tan itibaren kendisi yaralı ve şaibeli bir kişidir. Hızla HSYK yasası değiştirmek, adli polisi savcılarla karşı karşıya getirmek, kuvvetler ayrılığı ilkesini açık biçimde, fütursuzca ihlal etmek, kendi iktidarını korumak için yapılan her şeyin mübah olduğunu, gerekli olduğunu düşünmek, bir tür Makyavelik iktidar anlayışını getiriyor. Bu andan itibaren keyfi karar almasının sınırları; kendi hayat alanını, iktidar alanını ve iktidardaki varlığını korumak için gerekli olan her şey: ‘Başkalarının neler yapması’na karar vermek değil, ‘kendi varlığını savunmak için gerekli her türlü engeli oluşturmak’. Gezi olaylarında, otoritesinin yıpranmasını koruma amaçlı bir tepki verdi; şahsen, fiziken, var gücüyle, üst üste yaptığı televizyon konuşmalarındaki kibirli üslup, işi alevlendiren, provokatif tavır, normal, demokratik bir ülke yöneticisinin yapması gerekenin tam tersiydi.

Gerçekten de Gezi eylemlerini anlayamadı mı?
Bence anlamadı; çünkü bu, onun varlığı ve iktidarı açısından çok küçük bir olay. 2013 ilkbaharında Başbakan gücünün zirvesindeydi. ABD’den yeni dönmüştü. Kendi iktidarına, gücüne, toplumun ona biat etme kapasitesine öyle inanmıştı ki, anlayamamasının nedeni, bu güç başdönmesiydi. Bu kadar küçük bir olayın sonuçlarının uluslararası prestijini dağıtacağını bile bile böyle davrandıysa, o zaman akıl tutulması var demektir zaten. “Bu konuyu yerel seçimlerden sonra görüşürüz” dese ne olurdu mesela?

Bu tutumu özellikle mi sürdürüyor?
Bunu kutuplaşmayı artırmak için yaptığını iddia edenler var ama bilemeyiz. Ben, özellikle yaptığını değil, bunun bir karakter yapısı, zihniyet yansıması olduğunu düşünüyorum.

“BATI’DA, AKP’Yİ SAVUNANLAR ÇOK BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI YAŞIYOR”

Olayların üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen hâlâ açılmayan ya da açıldığı halde ağır aksak yürüyen davalar var. Bu hukuki tablo bize ne söylüyor?

Gezi protestoları AKP hükümetinin hiç beklemediği anda ve beklemediği şekilde sarsıldığı, bu nedenle olayların niteliğini bir türlü kavrayamadığı bir gelişmeydi. Bunu komplolarla açıklamaya çalıştılar. Bu, aynı zamanda, vahim bir gerçeklik inkârıydı. Gösterilere karşı güvenlik güçlerinin sergilediği şiddeti de, -bunu gerekli kılacak bir karşı şiddet genellikle olmamasına rağmen- komplo ve darbe senaryolarıyla meşru kılmaya çalıştılar. Gösteriler sırasında polisin eylemleri nedeniyle ölen ve sakat kalan insanların sorumlularını ortaya çıkarmaya önce bu nedenle pek yanaşmıyor hükümet. Ayrıca, Türkiye’de devlet, geleneğini devam ettiriyor. O gelenek, yurttaş karşısında devlet görevlisini baştan haklı görür. Bu konuda AKP’nin güvenlik güçlerine yaklaşımı eski hükümetlerden hiç farklı değil. Ama kendisi için en ufak bir tehdit hissettiğinde, sorgusuz sualsiz polisleri hallaç pamuğu gibi atmaktan da geri kalmadığını 17 Aralık soruşturmaları sonrasında gördük.

ahmet_insel_tempo3Başbakan’ın ve AKP’lilerin sık sık adını andığı ‘yeni Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz? ‘Gezi’, o ‘yeni Türkiye’nin azınlığı mı?
Gezi Parkı işgalinde sergilenen zihniyet, tavır, Türkiye toplumu ütopyası, bugün Türkiye’de elbette bir azınlığa ait. Buna karşılık, AKP’yi ‘yeni Türkiye’nin partisi olarak tanımlamak yanlış. Kendisi öyle tanımlanmasına çabalasa da. AKP yeni bir Türkiye’nin kapılarının açılmasında belli bir dönem olumlu bir işlev gördü ama kendisi, otoriter yönetim refleksleri, çoğunlukçu demokrasi, şefçi siyaset anlayışı ve ahlakçı muhafazakârlığıyla eski Türkiye’nin partisi olarak kaldı.

Türkiye’ye dışarıdan bakma fırsatına sahip biri olarak, ‘yeni Türkiye’nin Batı’da nasıl bir etki yarattığını gözlemliyorsunuz?
Türkiye’ye dışarıdan, özellikle Batı’dan bakanlar, bugün Tayyip Erdoğan’ı yeni Türkiye’nin lideri olarak görmüyor. Bir yıldan beri Erdoğan’ın ülke dışında yaldızı çok döküldü. Dökülen yaldızlardan otokrat eğilimler tüm çıplaklığıyla çıktı. Türkiye’de de toplumsal gerilimin ana etmenlerinden biri Tayyip Erdoğan’ın kendisi artık. Batı’da 2000’lerin başında AKP’nin gizli İslami hedefleri olduğunu iddia edenlere karşı çıkanlar, AKP’nin muhafazakâr bir demokratik normalleşmenin taşıyıcısı olacağını savunanlar çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Özellikle Avrupa Komisyonu içinde, Avrupa Parlamentosu’nda.

Gezi’nin siyasette kendisine zemin bulamadığı ortak kanı. Buradan, yeni bir siyasi hareket doğma olasılığı var mı?
Gezi protestolarından yeni bir siyasi hareket çıkamazdı. Yerel seçimler öncesinde bu zaten görüldü. Bu tür protesto hareketlerinin kurumsal bir siyasal harekete dönüşmesi zor. Çünkü bunlar çok farklı beklentilerin, eğilimlerin, önceden öngörülmeyen biçimde yan yana geldiği, bir tür tepki yoğunlaşması anları. İspanya’da İndignados hareketi ‘Podomos’ adlı bir siyasal partinin kuruluşunda tetikleyici rol oynadı ve bugün bu parti İspanya’da dördüncü güç olma yolunda. Ama Gezi türü toplumsal hareketlerden genellikle geriye bir kuşağın belleğinde yer edecek, toplumsal davranışlarına yön verecek bir iz kalır. Gezi protestoları da, katılımcı demokrasi talebinin Türkiye’de giderek yaygınlaşmasının dönüm noktası olarak sanırım tarihe geçecek.

BATI, DOĞU’YU ANLADI – ‘Haysiyet ayaklanması’ tabirini aslında 1980’lerde kullanmamız gerekirdi, biraz geç kaldık. Kürtlerin o dönemde Diyarbakır Cezaevi işkencelerine tepkiyle büyüyen, yakın zamanda KCK tutuklamalarına kadar devam eden direnişleri, -şiddete yönelmesi itibarıyla şahsen eleştireceğim boyutları olmasına rağmen- bir haysiyet ayaklanmasıydı. O yüzden, Kürt siyasal hareketi, Gezi ayaklanması için ‘İşte, şimdi siz de devletin yüzünü gördünüz’ derken haksız değildi. Gezi direnişinin, şiddetin yumuşadığı, silahlı mücadelenin askıya alındığı bir ortamda yaşanmış olması, onun ‘haysiyet ayaklanması’ olarak tanımlanmasını kolaylaştırdı.

“AKP SEÇMENİ ZAMANLA YOLSUZLUK İDDİASINI ÖNEMSEYEBİLİR”

Şimdi Erdoğan’ın olası cumhurbaşkanlığını konuşuyoruz. Sizce Türkiye’yi nasıl etkiler?
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı iki nedenden Türkiye’de siyasetin sürekli gerginlik ortamında hayat bulmasına yol açacaktır. Birincisi, başkanlık yetkilerini kullanmak isteyecektir ve bu sürekli ‘anayasal yetkilerinin aşımı’, ‘anayasa ihlali’ tartışmalarına neden olacaktır. İkincisi, kendi çevresi hakkında dile getirilen, bazı dikkat çekici karineleri kamuoyu ile paylaşılan yolsuzluk, usulsüzlük, yetki suiistimali ithamları nedeniyle, sürekli baskı altında olan, dolayısıyla attığı her adımın arkasında bu iddiaların üzerini örtme amacı aranacak olan şaibeli bir cumhurbaşkanı olacaktır. Söz konusu iddialarla ilgili inandırıcı bilgiler sunmadığı için, örneğin ‘evinde milyonlarca lira bulundurduğu’ iddiasını inandırıcı biçimde yalanlayamadığı için, bu zayıf yönü sürekli işlenecektir. Zamanla AKP’ye oy veren seçmenin de bu yolsuzluk iddialarına başka konulardan daha fazla önem vermesi ihtimalini küçümsememek gerektiği kanısındayım.

“İKTİSADİ BÜYÜME TANRISINA TAPAN MERHAMETSİZ MUKTEDİR”

YERKEL
Yusuf Yerkel’in tekmesi büyük tartışa yarattı

Başbakan Erdoğan ve Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel’in Soma’daki sert tavrı nasıl yorumlanabilir?
Soma’da kömür madeni kazasından sonra hükümet, Tayyip Erdoğan ve genel olarak AKP ciddi bir prestij kaybı daha yaşadı. Önce böyle büyük bir insanlık dramını hafife almaya, bunu takdiri ilahi ile açıklamaya çalışarak yara aldılar. Sonra madeni işleten firma ile AKP’nin yakın ilişkisi ortaya çıkınca, AKP’nin muhafazakâr neoliberalizmi, muhafazakâr piyasa toplumu kurma hedefi çok daha açık ve yaygın biçimde görüldü. Üstelik, Soma’da ölen işçiler ve ailelerinin çoğunlukla AKP’ye oy veren bir topluluk olması, sanırım AKP seçmenlerinde Erdoğan’ın nobran tavrını daha görünür kıldı. Erdoğan, bir bakıma Roboski katliamındaki tavrını tekrarladı, ama bu kez ölenler Kürtler değildi. İktidarın yaslı insanlara tekme, tokat girişmesi sanırım toplumun hafızasında iz bırakacak davranışlardır. İş kazalarının yapılan işlerin fıtratında yer aldığını söylemek, bu kazaların engellenmesi için önlemler almakla sorumlu bir mevkide olan kişinin iktisadi büyüme tanrısına her şeyden önce tapan bir merhametsiz muktedir olduğunu gösterir. Sanırım bütün bunlar muhafazakâr seçmenlerin bilincinde bir yerlerde birikiyordur.

Reklamlar