İmajın ötesi

zerrin_tekindor
Zerrin Tekindor, Contemporary Istanbul’a katıldığı son resimlerinden biriyle…

TEMPO (Kasım 2013) – Bu yazıda Aşk-ı Memnu’nun hüzünlü Matmazel’ini ya da ‘Kuzey Güney’in kuaför Gülten’ini görmeyi umuyorsanız, baştan söyleyelim: Burada hiçbiri yok. Size, heavy metal dinleyen, yabancı dizi müptelası, ressam Zerrin Tekindor’dan söz edeceğiz. Tempo’ya açtığı evinde ve Contemporary Istanbul’da sergileyeceği resimleri eşliğinde…

Fotoğraflar: Çağrı Kılıçcı

Sivri dilli sözlükçüler bile onunla ilgili pek de öyle ‘ekşi’ yorumlar yapmıyor. Nereye baksam, hakkında güzel sözler: “Zarif”, “asil”, “kibar”, “yetenekli”, “güzel”… Söyleşi fırsatını yakalayınca dayanamayıp soruyorum: “Bütün bu iltifatlardan hiç sıkılmıyor musunuz?” Kahkahayı patlatıyor: “Allah’tan o kadar sıkıcı değilim!”

Zerrin Tekindor çoğu Ankaralı gibi; başta mesafeli, sonra şen şakrak. Bildik şöhret kaprisleri ve kibri ona uğramamış. Samimi, ama dakikasında ‘siz-biz’den ‘sen-ben’e geçenlerden değil. Ve ekrandakinden çok daha güzel.

Bu yazının da hızla bir güzellemeye dönüşme tehlikesine karşı, lafı, kendisini Etiler’deki rengârenk evinde sebeb-i ziyaretimize getirip bağlayalım. Tekindor, şu sıralar 7-10 Kasım tarihlerinde Lütfi Kırdar’da düzenlenecek çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul’a resim yetiştirme telaşı içinde. Bu yüzden, bir kısmını atölyeye dönüştürdüğü salonunda, kendisini andıran kocaman gözlü, güzel kadın tablolarının nüfusu giderek artıyor.

Bu vesileyle buluştuğumuz ‘ressam Tekindor’ ile resimlerini konuştuk ama yetinmeyip hayata, tiyatroya ve yeni oyunu ‘Kim Korkar Hain Kurttan?’a da uzandık.

“KAHVERENGİLİ RESMİM OLMAZ”

zerrin_tekindor_tempo
KADINLARININ ARASINDA – Tekindor, yağlıboya gibi koku yapan malzemeler yerine su bazlı akrilik boyayla çalıştığı için salonundaki resim atölyesinin sorun yaratmadığını söylüyor.

Contemporary Istanbul’a yıllardır katılıyorsunuz. Bu yıl neler bekliyor bizi?
Resimlerim, bu yıl da Galeri Selvin bölümünde görülebilecek. Üzerlerinde hâlâ  çalışıyorum. Tabii ki çok heyecanlıyım ve bu yıl neler göreceğimizi ben de merakla bekliyorum. Fuarı saatlerce gezmeyi, galerilere girip çıkmayı ve eserleri seyretmeyi çok seviyorum.

Tiyatrocu olduktan sonra akademiye girip resim eğitimi aldınız. Resim sizin için bir hobiden ya da yan uğraştan çok öte, değil mi?
Resim hep hayatımın içindeydi, hâlâ da öyle. Tiyatroda, dizi setinde otururken bile resimler gözümün önünden geçer. “O resim aslında şunu istiyor”, “Bunun rengi yanlış oldu” diye kendi kendime düşünüp dururum. Resim hep kafamdadır. Atölyeye girince, “Ne yapıyorduk?” demem.

Atölyenizi de evinize taşımışsınız hatta…
Evet, bir dönem ayrı atölyem vardı ama işe gider gibi atölyeye gitmeyi sevmedim. Boyaların, tuvallerin her dakika elimin altında olmasını seviyorum. Gecenin 11 buçuğunda eve gelip sabahın 5’ine kadar resim yapabilirim.

Bazı resimlerin altında “Kim yapmış?” diye imza aramayız. Resim, kimin elinden çıktığını anında belli eder. Bu, sizin için de geçerli.
Aslında bunun için özel gayret göstermiyorum. Sevdiğim renkler, dokular, duruşlar, ifadeler, resimleri birbirine yaklaştırıyor belki de… Model kullanmadığım için aklım da, elim de hep sevdiklerime gidiyor galiba. Benim kahverengili bir resmim olamaz mesela, o renk kıyafetim bile yok.

TIM BURTON BENZETMESİ

red_queen
Tim Burton’ın sinemaya uyarladığı ‘Alice Harikalar Diyarında’nın ‘Kızıl Kraliçe’si Helena Bonham Carter

Resimlerinizdeki karakterler, Tim Burton’ın gotik kahramanlarına benzetiliyor.
Tim Burton’a hayranım. Bütün filmlerini, defalarca izlemişimdir. ‘Beter Böcek’i, ‘Ölü Gelin’i, Johnny Depp’in, Helena Bonham Carter’ın makyajlarını düşünsenize; hepsi olağanüstü ve tamamı onun kafasından çıkıyor. Bu benzetmeye ancak teşekkür edebilirim.

Bazı sanatçılar en iyi eserlerini acılı, kederli dönemlerinde verdiğini söyler. Sizin verimliliğinizi artıran haller de var mı?
Bir şey canımı çok sıkmışsa, “Dur bir resim yapayım” demem. Çünkü içimden hiçbir şey yapmak gelmez. Pek öyle dertlerden beste yapan müzisyenler ya da ressamlar gibi değilim. Hangi işle uğraşıyorsam, en aklı başında halimle yapmayı tercih ederim. İçip içip resim yapamam ya da uykusuzken oyun oynayamam mesela.

Resmettiğiniz kadınlar için, “Özgüvenli, kendi seçimleriyle hareket eden, müdanasız, esprili, merak uyandıran kadınlar” diyorsunuz. Bu sözler, sizin duruşunuzun özeti mi?
Kendimi değil, olmak istediğim kadını tarif etmiş olabilirim. Çaresizlikleri dile getiren biri olmak yerine, kuvvetli bir insan ve anne olmaya çalışıyorum. Pesimizme değil, “Nasıl çözeriz?”e yakınım.

“YAPTIĞINI BEĞENDİN Mİ ZERRİN?”

Başkalarının beğenilerini önemser misiniz?
Ben çok yaramaz bir çocukmuşum. Annem hep, “Yaptığını beğendin mi?” diye kızardı. “Yaptığını beğendin mi? İyi, aferin!” Bunu o kadar çok duydum ki; bugün resim yaptığımda da, oyun oynadığımda da hep kendime sorduğum soru; “Yaptığını beğendin mi?”dir. Kendimim yani. “Beğendim” diyorsam, o işi utanmadan birilerine gösterebilirim.

Sizinle ilgili yorumlar övgü dolu. Sürekli yüceltilmek sıkıcı değil mi?
Aslında (bütün bu övgüleri sıralayınca) son derece sıkıcı bir insan canlanıyor gözümde (gülüyor). Bir ‘haza hanımefendi’ durumu… Allah’tan öyle değilim!

Bunca iltifat insanın üzerinde bir ‘layık olmalıyım’ baskısı yaratıyor mu?
Başkalarının söylediklerini sırtımda taşımıyorum, hiçbiri bana yük değil. Birilerinin hakkımda böyle düşünmesi tabii ki harika, ama “Böyle olayım” diye özel gayret gösteremem. Yapay bir şeyi ne kadar devam ettirebilirsiniz ki? “Birileri beğensin” niyetiyle yapılan şeyler başarıya ulaşmaz.

Ekşi Sözlük’teki bir kullanıcı sizin için, “Ne zaman ismi geçse, kendisini siyah tüllü şapka takmış, siyah döpiyes altına sivri burunlu ayakkabılarla sallanan sandalyesine oturmuş, elinde şarap kadehi ile Boğaz’daki bir yalıda, plakta Fransızca şarkı dinlerken canlandırdığım über oyuncu” demiş. Bu hafif fantastik benzetmeye yorumunuz?
(Gülüyor) Döpiyesle, tüllü şapkayla evde oturmam tabii, ama bir arkadaşımın sergisine giderken tüllü şapka takabilirim. Hatta öyle saçma sapan şeylere bayılırım. Kuş tüyü kirpik takıp ya da gözkapağıma pul sürüp dışarı çıkabilirim. Kendinize güvenerek taşıyorsanız, kimse, “Aa ne yapmış öyle?” demiyor. Ama içinizde, “Hay Allah, bunu da taktım ama…” diye bir şüphe varsa, dışa yansıyor.

Size yapılan yakıştırmaları konuşuyoruz ama siz kendinizden söz etmeyi sevmiyorsunuz.
Kendim hakkında “En sevdiğim şey şudur, en katlanamadığım budur” gibi cümleler kuramam. Ama ciddi anlamda değişken olduğumu, bugün buna, öbür gün ona bayıldığımı söyleyebilirim mesela.

zerrin_tekindor_tempo1
EVİNİN SALONUNDA – Tekindor, dairesini kendisi dekore etmiş. Eve eşya doldurmayı sevmiyor. “Kullanmadığım eşyayı tutmam, dağıtırım. Makyaj malzemelerimi, okuduğum kitapları bile veririm” diyor.

Eşiniz, dostunuz ne der sizin için?
Gülerler bana, komik bulurlar.

SİNİRİNİ BOZANLAR

Nelere takılır, nelere kızarsınız?
Biri ortaya bir laf atıyor mesela; bir anda herkes onu kullanmaya başlıyor. “Çok oyuncaklı”, “çok keyifli”, “çok lezzetli”… Bu gibi şeyleri sevmem. Geçen gün peynir alıyorum, “İzmir tulumu güzel mi?” diye sordum, “Çok keyifli” diye cevap verdi satıcı. Restoranda tiramisu isteyeceğim, “Nasıldır?” dedim, garson “Şaka gibi” dedi. Bir erkek, “Burası çok lezzetli bir ev olmuş” dese, ağzıyla kuş tutsa bitmiştir benim için. Bir yandan da gülüyorum tabii. İnsanlar kendilerini, kendi kelimeleriyle ifade edemez mi? Ne sinir bir şey.

Az ve öz insanları seviyorsunuz sanırım.
Öyle insanları severim. Hep aynı küpeyi takan ya da aynı renk ruju süren kadınları mesela… Ne güzel, hayatta seçeceği renge karar vermiş. Ben daha orada değilim. Değişime açık olmak, aynı zamanda yetinebilmek şahane bir şey.

LONDRA’DA SOKAK, İSTANBUL’DA KOŞU BANDI

Bir Ankaralı olarak, Ankaralılar ve İstanbullular arasındaki atışmada safınız belli mi?
Saf tutmuyorum, ama yeni tanıştığım insanlar 5-10 dakika sonra, “Siz Ankaralı mısınız?” diye sorar. Belki 50 kez yaşadım bunu, hep hayret ederim.

Sizin Ankaralı-İstanbullu ayrımınız nasıl?
İstanbul’un hızından mıdır nedir, burada, yapay bir şey var. “Arayacağım” der aramaz, “Geleceğim” der gelmez. Ama Ankara’da mazeretinizi çok önceden doğru düzgün biçimde bildirirsiniz. Ankaralılar kendilerini net ifade eder. Burada, çıkarına göre sizinle sohbet eder ya da etmez. Ama tabii Ankara da 10 yıl öncesi gibi değil; insanları da, mimarisi de, caddeleri de, sokakları da değişiyor. Canım şehir ne hale geldi? Nasıl bir zevksizliktir?

Şehir demişken… Bu ay Tempo’da kaldırım sıkıntısını işliyoruz. Sıkı bir yürüyüşçü olarak yorumunuzu almak isterim.
Burada nerede yürüyeyim Allah aşkına? Ne kaldırım var, ne bir şey. İnsanlar arabalarını kaldırıma park ediyor. Yasak da yok.

Bu durumda ne yapıyorsunuz?
(Salondaki yürüyüş bandını gösteriyor) Evde, her gün en az 45 dakika yürüyorum. O esnada genellikle yabancı dizi izlerim. Hatta bazen heyecanlı yerlerde, yandaki koltuğun üstüne tırmandığımı bilirim! (gülüyor) Ama Londra farklı… Oradaki evimiz King’s Road’da; kaldırımları düzgün, parkları olağanüstü, herkes mutlu mutlu yürüyebiliyor. Gittiğimde iki ay kadar kalıp, her gün deli gibi yürüyorum.

21kasim
‘Kim Korkar Hain Kurttan?’ provalarında Tardu Flordun ile…

** TİYATRO
Bu sezon Oyun Atölyesi’nde ‘Kim Korkar Hain Kurttan?’da oynayacaksınız. Bu klasiği sahneleme fikri nasıl çıktı?
Bu, olağanüstü bir oyun. Bence tiyatro tarihindeki en iyi metinlerden. Haluk (Bilginer) ile “Bu yıl ne yapabiliriz?” diye konuşurken, “Neden ‘Kim Korkar Hain Kurttan?’ı oynamıyorsun?” dedi. Çok sevdiğimi biliyordu. Kadromuz da çok iyi; Tardu Flordun şahanedir. Şükrü Özyıldız ve Nilperi Şahinkaya’ya da hayran kaldım.

Oyunu oğlunuz Hira yönetiyor.
Evet, bu da Haluk’un fikriydi. “Hira, Londra’da yönetmenlik eğitimi almış, asistanlık yapmış, hiçbir oyunu kaçırmıyor, neden o yönetmesin ki?” dedi. “Biz bunu yapmazsak, yeni insanlar ilk çalışmalarını nerede yapacak?” yaklaşımını da çok sevdim. Tabii Hira, Haluk’tan bunu duyunca şok geçirmiş. Provalara önümüzdeki günlerde başlayacağız.

‘Antonius ile Kleopatra’da Haluk Bilginer ile…

The Guardian’ın sert eleştirmeni Michael Billington, Londra’da oynadığınız ‘Antonius ile Kleopatra’ ile ilgili yazısında sizden övgüyle söz etmişti. Okuyunca ne düşündünüz?
Konservatuvara giren herkes, Shakespeare’s Globe’u bilir. Haluk, rolü bana teklif ederken, “Globe’da oynayacağız” dediğinde, “Nasıl yani, ben önünde fotoğraf çektirilir sanıyordum” demiştim. “Bu sefer, sahneden çektiririz o zaman” dedi. Çok şeker. O tiyatro mabedinde oynamak şahaneydi. Oyun sırasında, seyirciyle karşılıklı oturup sahnemin gelmesini beklerken, kendimi salonu incelerken yakalıyordum. “Burası Globe. Burada oynuyoruz. Şu anda sahnede oturuyoruz” diyordum içimden. Bir de üstüne Billington’ın yazdıklarını okumak harikaydı. Ekipçe çok mutlu olduk.

** ESTETİK VE BOTOKS
Oyuncu Naomi Watts, yaş almayı “Hayatınıza eklenen her yıl, yüzünüze farklı bir tecrübe ekliyorsunuz” diye tarif etmiş. Ama bir yandan da Nicole Kidman gibi bir oyuncu botoks yaptırabiliyor. Sizin bakış açınız nasıl?
Vanessa Redgrave’e bakıyorum; sağlıkla sıhhatle o yaşa gelmiş, kendi hatlarıyla, en sahici haliyle yaşlanmış. Bundan güzel ne olabilir? Gencecik bir insanın göz altlarında kocaman torbalar vardır mesela, o zaman estetiği anlarım. Ama botoksla yüzü şişirmeyi, surata, dudaklara, alna bir şeyler zerk ettirmeyi anlayamıyorum. İfade donuyor; gerçekleşemeden kaybolup gidiyor. Estetik operasyon geçirmedim. Benim de gözümün kenarında torba var, ama düzelttirmeyi düşünmüyorum. Kırışıklıkları da dert etmiyorum.

** SİYASET
Gezi eylemlerine Twitter’dan destek verdiniz. Siyaset günlük hayatınızda nasıl yer bir kaplıyor?
Gezi çok insani, hepimizi  ilgilendiren bir konuydu, ama günlük hayatta siyaset sevdiğim, ilgilendiğim bir şey değil. Şu andaki duruma, üsluba inanamıyorum ve utanıyorum. Hiç konuşmasak daha iyi.

** ÖZEL HAYAT
Nadiren röportaj veriyorsunuz. Medyayla mesafelisiniz. Bu, sizi daha merak edilen biri haline getiriyor. Haluk Bilginer ile ilişkiniz de etrafınızda bir gizem halkası oluşturuyor. Son olarak, bununla ilgili bir habere öfkelendiğinizi Twitter’dan paylaştınız.
Ben, hiç kimseye ilişkilerini sormuyorum, çünkü çok ayıp. Burada oyun oynarken, Londra’daymışım gibi haberim çıkıyor. Annemin arayıp, “Zerrin, böyle bir şey okudum” demesinden hoşlanmıyorum. Çok tuhaf.

TEKİNDOR’UN SEVDİKLERİ

David-Gilmour
Tekindor, David Gilmour’cu

** MÜZİK
“Bach’tan vazgeçmem; her dakika dinleyebilirim. Rock müziği de çok severim. Bana hep, “Rock dinlemeyi bu kadar seviyorsun, sen kesin caz dinlersin ileride” diyorlardı, ama cazla bağlantıyı bir türlü kuramadım. Yenilerden The Neighbourhood ve Kings of Leon, eskilerden Black Sabbath, Nazareth, Genesis, Yes, Rainbow, Whitesnake, Deep Purple ve Pink Floyd dinlerim.”

Van_Gogh_-_Starry_Night_-_Google_Art_Project
Van Gogh’un ‘Yıldızlı Gece’si

** RESİM
“Burhan Uygur, Ömer Kaleşi, Mehmet Güleryüz, John Currin, Lisa Yuskavage ve Lita Cabellut’un resimlerini severim. Ama Van Gogh’a ölürüm. O insan değil bence! Resimleri rüya gibi… Orijinal ‘Yıldızlı Gece’ ve ‘Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece’ye bakarken gözlerim doluyor.”

202-batesb** YABANCI DİZİ
“Şu sıralar ‘Bates Motel’i izliyorum. ‘Sapık’ filmindeki Norman Bates’in gençliğini anlatıyor. Dekoruyla, kostümüyle, her şeyiyle müthiş bir dizi. Ayrıca, ‘Homeland’ ve ‘Game of Thrones’u seviyorum.”

Reklamlar